top of page

Re’sen Editör

Keziban Soylu
26 Tem
2 dakikada okunur

Telaş Bandosu – Semih Öztürk



Sağlam kurgular mı ararsınız, iyi bir üsluba mı bakarsınız, tek bir kitapta birbirinin aynısı mırın kırın hikâyeleri okumaktan mı sıkıldınız? Telaşa gerek yok. Şimdi Üsküdar sahile iniyoruz. Karaköy kıyısına doğru şöyle bir bakıyoruz. Orada sene 1900’ler. Bir hareket, bir telaş, bir curcuna… Bando oynuyor meydanda.

Ve başlıyor sonra müzik ve rüya. Sekiz hikâye anlatıyor Semih Öztürk okuyucusuna. Oyununu iyi kuruyor, rol yapmayı iyi biliyor. Her hikâyesinde farklı bir anlatımın, farklı bir karakterin sesini duyurabiliyor. Bazen bir Osmanlı efendisi, bazen evde kalmış bir kadın, bazen öksüz bir köpek bazen de deliliğin tarifini veren beyler. Anlatması gerekiyorsa anlatıyor, yavaşlaması gerekiyorsa yavaşlıyor.

Bunu yaparken bir önceki hikâyeyi hem geride bırakıyor hem de ondan yeni bir hikâye kuruyor. Hikâyeye giriyoruz hikâye, karaktere dalıyoruz karakter. Nihayetinde gördüğümüz, toplama bir hikâye kitabı değil, bütüncül bir hikâye kitabı. Tam da olması gerektiği gibi. Günümüzün pek çok öykü kitabında hissettiğimiz hesap açıklığını, eksikliğini vermiyor size Öztürk. Ölçülmüş, sağlam bir şeyle karşı karşıyasınız.

Öyleyse, bir rüya haritası var şimdi elinizde kârî. Nereden başladığını biliyorsunuz ama rüya nereye varacak kestiremiyorsunuz. Çünkü finalde hep bir soru işareti.

Üsküdar’dan başlıyoruz, seyre devam. 


Altı Saat İstiklâl – Hakan Kulaçoğlu


Yazarın ilk öykü kitabı Hep Uzağa Pek Ağır, 2015’te İletişim’den çıktı. Görülemeyen adında bir romanı da bulunan Kulaçoğlu, Altı Saat İstiklâl ile okuyucusuna “caddelerdeki yalnızlıkları, acısı geçmeyen yaraları, hayata dair dertlenenleri” anlatmayı vadediyor.

“Atıyorum Tutuyor, Altı Saat İstiklâl, Yirmi Beş Kuruş, Alarm, Sunuz Ayrı, İki Kadeh Benzerlik ve Sol Taraf” başlığında yedi metin içeren kitap, sizi biraz şaşırtacak. Gerek öykünün yokluğu, gerek kurgu eksikliği, gerek anlatıcı ve muhatap karmaşası, ilginç dili, sözcük tercihleri, hikâyeye destek sağlamayan cümleleri ve paragraflarıyla bu kitapta ilginç bir şeyler oluyor. Metinleri okurken hayret ederek şu iki soruyu sıklıkla kendinize sorabilirsiniz: Hikâye bunun neresinde? Bunu bize niye anlatıyor? Ya da kime anlatıyor?

Ayıklanmamış yedi metinle karşı karşıya geleceksiniz. Fazla cümleler, biraz imge yakalamak için çalkalem mânâya dayanmayan söyleyişler. Anlatıcının kim olduğu, hangi bakış açısıyla meselenin anlatıldığı, muhatabın okur mu yoksa bunların “yazarın” kendi kendine bazı söyleyişleri mi olduğu muamma. İnandıramıyor sizi yazar anlattıklarına. Hiç olmayacak bir metin kişisi birine “sual” soruyor, bir yerlerde kendinden ben’ler “sökün” ediyor, diyaloglar da doğallık kuralını ihlal ediyor. Ve bunların hiçbiri, postmodern metinler oluşundan ileri gelmiyor.


Şimdi kârî, tüm vadedilenleri unut. Kitabı başından tut, rafa yerleştir, ileri doğru sür. Belki sonra, belki sonra.


Yorumlar


Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun

© 2026 Nev Hikaye, Tüm Haklar Sakldır

  • Instagram
  • X

Wixprof web tasarım

bottom of page