top of page

Bir Sepet Hayal’e Sığınanlar

  • Yazarın fotoğrafı: Oğuzhan Oğuzbey
    Oğuzhan Oğuzbey
  • 5 saat önce
  • 5 dakikada okunur

İnsan, yaşadığı ortalama yetmiş yıl boyunca her an başka bir hikâyenin içine doğmakta ve doğurulmaktadır. Bu hikâyeler bazen insanı doğruya bazen eğriye götürür. Aslında insan doğruya mı eğriye mi gideceğine kendi karar verir. Bazen de kader ağlarını hiç ummadığımız şekilde örer ve insan bir mahcubiyetle karşısında bulduğuna öylece boyun eğer. Recep Seyhan’ın Bir Sepet Hayal kitabındaki hikâyeler tam olarak kaderin ağlarını örerken insana, hayvanlara ve en nihayetinde çağa dair söylediği kelimelerden meydana geliyor. İki bölümden oluşan kitapta ilk olarak yirmi hikâye karşılıyor okuru. Bunların içerisinde küçürek öyküler de mevcut. Ardından ise “Elma Hikâyeleri” isimli bölümde beş ayrı fakat birbiri ile bağlantılı hikâyeler var.


Hikâye ve öykü arasında bir sınır çizdiğimizi aslında ikisinin de birbirinden tamamen ayrı olmamakla birlikte iç içe olduğunu fakat aynı şey olmadığını düşünen biri olarak Seyhan’ın her iki türe de göz kırptığını fakat esas eğiliminin hikâyeden yana olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Bir Sepet Hayal kitabındaki bütün hikâyelerde kurgu ve fikir daima metnin ana hamuru olarak yoğrulmuş. Yazarın söz söyleme derdi her hikâyesine işlemiş. Zihninden akıp giden, bir yığın değil onun kalemini oluşturanlar.



Kadınların, çocukların, meczupların hatta hayvanların da yeri ve sesi var onun hikâyelerinde. Yeryüzünde nefes alan her şeye ses vermiş Recep Seyhan. Böylelikle fantastik unsurlara yer vermemesine rağmen okura farklı kapılar aralayarak merakını celbediyor. Bunu da oldukça büyük bir ustalıkla yapıyor. “Büyük çocuklara” ithaf edilen kitabın, kalbini yeryüzünün karanlıklarına teslim etmemiş bütün büyüklere söyleyecek sözü var. Aslında Recep Seyhan’ın yeryüzündeki bütün acılara, sevinçlere, yanılgılara ve yenilgilere dair söyleyecek sözü var.

Kitabın en sağlam hikâyelerinden diyebileceğimiz, okuduktan sonra hemen zihnimizden uçup gitmeyecek olan “Saliç”, bir hikâyenin ne olması ve olmaması gerektiğini ortaya koyuyor. İyi metinler böyledir. İyi hikâye okumak bazen hikâyenin nasıl yazıldığına dair onlarca kitap okumaktan, makale taramaktan daha yerinde bir tercih olabilir. Bu tür arayışta olanların mutlaka yolunu düşürmesi gereken bir hikâye “Saliç”. Basit bir taşra hikâyesi deyip geçemeyeceğimiz kadar gerçek ve acı. Taşranın gülen yüzünün ve beraberinde gelen hem ilmî hem de olgunluk anlamındaki cehaletin sonuçları ile yüzleştiriyor okuru. Acı ama gerçek, dediklerimizden. Bittiğinde sanki Saliç ile oturup kalkmış, onun zincirlerle bağlanışına bizzat şahit olmuş, kaybolduğunda köşe bucak onu aramış kadar yoruluyorsunuz. Ve tekrar hatırlıyorsunuz ki hissini ve gerçeğini okurun üzerinde bir gölge gibi bırakan metin hikâyedir. Size hiçbir şey bırakmayan ise hiçbir şey değildir.

Recep Seyhan, hikâyelerinde çocukluğa dair izlerden kopmamış, onları yok saymamış, farklı bir evren yaratıp okuru cezbetmeliyim endişesine düşmeden direkt hayatın içinden almış kurgularını. Bu anlamda gerçekliğin uzağında, kelimelerin büyülü diyarına okuru götürüp sonra da bir anlamsızlığın içinde okuru eli ve kalbi boş bırakmıyor. Çağımız yazarlarının postmodernizmin cazibesine kapılarak zihnini bir nehrin akışına bırakıp okuru da oraya mahkûm ederek yazdığı öykülerin tam karşısına konuşlandırabiliriz bu kitabı.

Kitaba ismini veren “Bir Sepet Hayal” hikâyesi ise yine “Saliç” hikâyesinde olduğu gibi çocukluk yıllarından kalan bir izin üzerindeki tozun alınıp tekrar gün yüzüne çıkması üzerine kurgulanmış. İnsanlardan uzak, yalıtılmış bir yalnızlık içinde yaşayan ve her gün köyden kasabaya sepetinde yumurtalar taşıyan genç bir adamın hikâyesidir “Bir Sepet Hayal”. Yine çocukların dünyasında karşılığını bulmuş ve merak edilmiş bir adam olur o sepeti ve içindeki yumurtalardan çok hayalleri taşıyan Yusuf, namıdiğer Akoğlan. Çevresindekilere “gümüşüm” diye hitap eden bir garip delikanlı. Elekçinin oğlu. Köyün çocukları merak ederler bu yumurtacı abiyi. En çok da Muharrem. İçten içe üzülür hâline, bir şekilde bağ kurar fakat onun kurduğu bağları arkadaşlarının vicdansız çocuk merakı koparıp atar. O bağ ile birlikte Akoğlan’ın kırılan yumurtalarının ardında paramparça olan hayalleri de vardır. Yıllar sonra bir sela verildiğinde Muharrem’in aklına düşen yumurtalar ve Akoğlan da bu dünyadan geçip gitmiştir. Yine bu hikâyede kahramanların da ötesinde okura hikâyeyi sunarken kullanılan kelimeler aslında şehir yaşamı ile birlikte uzağımızda kalan fakat hayatın kokusunu üzerinde taşıyan kelimelerdir.

Bir Sepet Hayal’in içinde gözden kaçmaması gereken bir diğer kurgu türü ise hayvanların temsilen kullanıldığı fakat onlar üzerinden yine insanın hayvanlar ve kâinat üzerindeki tesirini ele alan hikâyelerdir. “Uğultu”, “Havlamayı Özleyen Köpek”, “Kırçıl ile Kuşkan” bu hikâyelerden yalnızca birkaçı. Bilhassa “Uğultu” hikâyesinde, ormandaki bir yangın sahnesi var ki okura kıyamet ânını hatırlatıyor. Ormandaki bütün hayvanlar ateşin ulaşmadığı kısıtlı bir alanda kendilerini korumaya çalışırken ne kurdun aklına ceylan ne de yılanın aklına fare düşüyor. Fakat en nihayetinde yangın söndüğünde avcı da av da esas yerini buluyor hikâyede. Bu kurguda ele alınan meselenin ilk anlamıyla bir hayvan fıtratı meselesi olmadığı, esas konuşulması gereken kısmın ise insana dair bir mesele olduğu ortada. İnsanın en zor durumlarda kendine dair hırslarını, arzularını bastırabildiği fakat şartlar olgunlaştığı ve uygun zemin bulunduğu takdirde gerçek yüzünün ortaya çıkacağı av-avcı hayvan figürleri üzerinden anlatılmıştır.

Yine “Havlamayı Özleyen Köpek” hikâyesi evcilleştirilen bir köpek ve sokak köpeği arasındaki ayrıma vurgu yapıyor. Evi, maması, özel oyuncakları olan köpek kendi fıtratının en temel özelliği olan havlamayı bile unutmuşken büyük bir sefalet içinde yaşayan sokak köpeğinin çok daha mutlu olduğundan bahsediyor yazar. Buradaki mesele ise çağımızın en önemli konularından biri olan tüketim toplumu ve kapitalist dünya düzeninin yanıltıcı konfor alanı sunarak aslında her insanın boynuna taktığı tasmaya dairdir.

Bir Sepet Hayal’in içerisine sığan başka bir tür olarak da teknoloji hikâyeleri başlığını ele alabiliriz. “Çamaşır Mandalı Konağı” ve “Servis Edil(€)memiş Bir Öykü” bu bağlamda değerlendirebileceğimiz metinlerden. İlk hikâyede, bir çocuğun bilgisayar oyunları tarafından âdeta ele geçirilişine adım adım tanık oluruz. İkinci hikâyede ise bu kez karşımızda babaannesinin ölümünden bile kâr elde etmeyi düşünen genç bir internet içerik üreticisi vardır. Aldığı tıklanma ve beğenilerin hazzı ile âdeta kendinden geçen bir gencin sağlıksız ruh hâlini ve insanı insan olmaktan çıkaran durumları açık eder yazar. Bu tür hikâyelerin yazılmasının çağa dair meselelerin ele alınması bağlamında kıymetli buluyorum. Recep Seyhan da çağına, etrafında olup bitenlere gözünü kapatmayan bir yazar.

Bütün bu temaların sonunda yazar kitaba “Elma Hikâyeleri” isimli bir bölüm ekliyor. Bu bölümdeki hikâyeler parça parça bir bütünlük sağlamakla birlikte insanlığın ortak hikâyesine ışık tutuyor aslında. Elmanın ilk ısırılışından, Öteki’nin ve Beriki’nin bizzat kendileriyle ve birbirleriyle olan mücadelelerinden bahsedilen bu hikâyeler insana dair ilkleri hatırlatıyor okura. Belki de yazar kitabın sonuna bu hikâyeleri ekleyerek yazmış olduğu ve olduğumuz bütün hikâyelerin en nihai amacını okura işaret ediyor. Bu bölümde benim esas ilgimi çeken nokta ise son hikâyedeki elma ağaçlarının kesilmesi ve diğer meyvelerin kıymete binmesi hususudur. İnsan, nisyanın ta kendisi olduğundan sırf kendi çıkarları uğruna bir temsil dâhilinde de olsa yeryüzündeki hikâyesini başlatan o meyveden bile vazgeçebilmektedir. Mesele elma değildir, elmanın içine sığanlar ve sığmayanlardır.

Bir Sepet Hayal, zengin içerikli temalarıyla âdeta bir sepetin içine sığan onlarca çeşit meyve sunuyor okura. Tatlı, ekşi, mayhoş bu meyvelerin her biri insanın kendi hikâyesinden izler taşıyor. Nihai olarak diyebiliriz ki insan, Bir Sepet Hayal’e sığabilecek kadar küçük fakat sığınamayacak kadar da büyüktür.

 

 28 Ekim 2023

"Beni ilk terk edecek olan adım ve yazılmamış öykülerimdir. Adım terk edecek ilkin beni "Cenaze geldi mi?" diyecekler "Recep geldi mi?" değil söz gelişi... "Cenaze nerede" diyecekler ısrarla adımı anmayacaklar...

Sonra bir hikâye bile yazamayacağım...

Hikâye(m) bitmiş olacak...

 


Yorumlar


Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun

© 2026 Nev Hikaye, Tüm Haklar Sakldır

  • Facebook
  • Twitter

Wixprof web tasarım

 
bottom of page