Ctrl+Alt+Del ile Yazılmış Bir MetinBu Başlığı Beğenmediysen Zaten Hazır Değilsin::::Metin Başladı mı?::::
- Oğuzhan Oğuzbey
- 7 gün önce
- 6 dakikada okunur
Murat Yalçın’ın 2003 yılında hazırladığı Türkiye’de Deneysel Edebiyat Antolojisi’ne alınan metinler üzerine yapılan değerlendirmeler, Türk edebiyatında “deneysel” ve “avangart”
kavramlarının sınırlarını düşündürtmüştür. Ferit Edgü, bu antolojide yer alan metinlerin
“avangart” olduğunu, ancak Türkiye’de hiçbir zaman "deneysel edebiyat” diye bir şeyin var
olmadığını belirtirken; Enis Batur, aynı metinler için Türkiye’de hiçbir zaman avangart bir
edebiyat yapılmadığını, ancak bazı şair ve yazarların “deneysel denebilecek” çalışmalar
ortaya koyduklarını ifade eder.
Her iki yorum da tartışmaya açıktır. Örneğin, Edgü’ye şöyle bir soru yöneltilebilir: Eğer Türk
edebiyatında hiçbir deneysel tavır görülmemişse, bu edebiyat nasıl “avangart” olarak
nitelendirilebilir? Batur’un yorumu ise, kavramsal açıdan daha tutarlı görünüyor. Zira avangart, deneysel olanı kapsar; ancak her deneysel tutum avangart olarak değerlendirilemez. Kavramsal düzlemde bu iki terim, gerek Türk edebiyatında gerekse dünya edebiyatında henüz sağlam bir teorik zemine oturmuş değildir. “Deneysel edebiyat” kavramı, ilk bakışta kuşku uyandırıcıdır. Çünkü “deney” sözcüğü, bilimsel bir süreci çağrıştırırken, edebiyatın sahicilik iddiasıyla çelişir gibi görünür. Bu durumda, “Duygularla, sezgilerle, içten gelen ilhamla yazılması gereken bir metin nasıl olur da deneyin konusu olabilir?” sorusu akla gelir. Nitekim edebiyatımızda “doğrudan yazma”yı
savunan, metne içgüdüsel bir biçimde yaklaşan yazarlar da mevcuttur. Örneğin Mustafa
Kutlu, eserlerini “ilk yazıldığı haliyle” yayımlandığını, üzerinde hiçbir düzeltme yapmadığını
söylemişti. Öte yandan, “nasıl yazmalı?” sorusuyla cebelleşen, biçimsel ve anlatımsal
denemelere girişen yazarların da azımsanmayacak kadar çok olduğu söylenebilir. Bu noktada geniş bir perspektiften bakıldığında, her yazı deneyiminin bir tür “deney” olduğu
düşünülebilir. Edebiyat tarihi boyunca yazarlar, bilinçli ya da sezgisel biçimde, küçük ya da
büyük deneylere girişmişlerdir. İlk gazeli yazan şair, biçimsel ve zihinsel olarak bir deney
çabası içindeydi. Dolayısıyla edebiyat, yalnızca bir estetik üretim alanı değil; aynı zamanda
kağıdın üzerinde ontolojik, fenomenolojik ve teknik boyutlarıyla bir bilgi alanıdır.
Burada “deney” kavramını, pozitivist bir bağlamda değil, edebi yaratımın içsel süreci olarak düşünmek gerekir. Bilimsel bir deneyin temel özelliği, tekrarlanabilirliktir: Farklı zamanlarda aynı koşullarda yapıldığında aynı sonuçları vermesi beklenir. Edebiyatta bu durum birebir geçerli olmasa da, gelenek kavramı bu sürekliliği sağlar. Belirli bir edebi formun, teknik ya da estetik tercihin tekrarlanarak dönüştürülmesi, deneysel yönelimlerin kolektif birikimini oluşturur.
Bu noktada Dursun Ali Tökel’in Deneysel Edebiyat Yönüyle Divan Şiiri adlı çalışması dikkat
çekicidir. Tökel, divan şiirinin anlam, içerik ve ideolojik yönünü bir kenara bırakarak;
palindromlar (tersinden de okunabilen dizeler), lipogramlar (bazı harflerin kullanılmadığı
metinler) ve anagramlar (harflerin yer değiştirmesiyle oluşturulan kelimeler) gibi biçimsel
oyunları modern “deneysel” kavramlar çerçevesinde ele alır. Levent Şentürk’ün Madde
Madde Oulipo başlıklı yazısında tanımladığı Oulipo grubunun kavramlarını referans alan
Tökel, divan şiiri geleneğindeki menkut ve muvassal örneklerinden hareketle biçimsel bir
“deney” alanının varlığından bahsediyor. Bu yaklaşım biçimsel düzeyde doğru bir gözlem sunar; ancak kavramsal düzlemde tartışmalıdır. Çünkü eğer yalnızca biçimsel farklılık “deneysellik” için yeterli kabul edilirse, Petrarca’dan günümüze kadar bütün bir edebiyat tarihi “deneysel” sayılabilir. Dolayısıyla, bir metnin deneyselliğini belirlemek için yalnızca biçim değil; anlam, içerik ve ideolojik düzlemler de dikkate alınmalıdır. Bir yapıtın “deneysel” kimliği, onun estetik bütünlüğüyle birlikte değerlendirildiğinde anlam kazanır.
Avangart kavramı üzerine yapılan bir başka dikkat çekici çalışma ise Hakan Sazyek’e aittir.
Sazyek, Ömer Seyfettin öncülüğündeki Yeni Lisan hareketini “avangart” kavramı üzerinden
inceler. Ona göre bu hareket, iktidar söylemine karşı oluşu, toplu hareket etme bilinci,
manifesto yayımlama ve mevcut kanona karşı çıkışıyla avangart sanatın ölçütlerini taşır.
Bu bağlamda Sazyek’in değerlendirmesi, “avangart”ın biçimsel ve örgütsel yönlerini öne çıkarır. Ancak burada gözden kaçan önemli bir tarihsel boyut vardır. Calinescu’nun Modernliğin Beş Yüzü adlı eserinde belirttiği üzere, avangart sanat, tamamlanmış bir modernizm sürecinin ardından ortaya çıkar. Dolayısıyla Türk edebiyatında avangartın tarihsel olarak 1950’li yıllara, yani modernizmin tam manasıyla yerleşmeye başladığı döneme tekabül ettiği söylenebilir. Aksi takdirde Servet-i Fünun, Fecr-i Âti ya da Yedi Meşale gibi toplulukları da “avangart” olarak değerlendirmek gerekirdi ki bu tarihsel ve estetik açıdan doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Başka bir deyişle, biçimsel yenilik veya revizyonist tutum, bir metni ya da hareketi doğrudan “avangart” yapmaya yetmez.
Avangart ve deneysel kavramları Türk edebiyatında oldukça kaygan bir zeminde durmaktadır. Bu iki kavram arasındaki ilişkiyi sağlıklı biçimde kurabilmek için, her birini ayrı ayrı tanımlamak ve tarihsel bağlamları içinde değerlendirmek gerekir.
Avangart: Modernliğin Estetik Kırılması
“Avangart” kavramı, sanatın tarihsel seyri içinde yalnızca bir üslup veya estetik yönelim
değil, aynı zamanda bir varoluş biçimi olarak da ele alınabilir. Kelimenin Fransızca kökeni
avant-garde, yani “öncü birlik” anlamına gelir. Bu bağlamda avangart, sanatta yeniliği,
ilerlemeyi ve geleneksel estetik normlara karşı bir başkaldırıyı temsil eder. Ancak bu
başkaldırı, yalnızca biçimsel düzeyde bir dönüşümü değil; aynı zamanda insanın dünyayla, toplumla ve kendi içsel bilinciyle kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlama çabasını içerir.
Modern sanatın gelişim sürecinde avangart, sanatı bir temsil alanı olmaktan çıkarıp bir deney alanına dönüştürür. Peter Bürger’in Avangard Kuramı’nda belirttiği gibi, “avangartın temel amacı sanatın özerkliğini ortadan kaldırarak, sanat ile yaşam arasındaki mesafeyi
kapatmaktır.” Bu noktada avangart hareketler, sanatı yalnızca estetik bir üretim alanı olarak
değil, toplumsal bir eylem biçimi olarak da konumlandırır. Dadaizm’in rastlantısal biçimlere ve anlamsızlığa yönelmesi, Sürrealizm’in bilinçdışını estetik malzeme hâline getirmesi, bu kopuşun en belirgin örneklerindendir.
Bununla birlikte, avangart sanatın doğası gereği taşıdığı paradoksal bir yön vardır: Yıkmak
istediği sistemi kaçınılmaz biçimde yeniden üretir. Çünkü her avangart hareket, başlangıçta reddettiği estetik düzenin yerine, zamanla kendi kurumsal formunu oluşturur. Bu durum, Bürger’in ifadesiyle, “avangartın tarihsel yenilgisidir.” Yine de bu yenilgi, onun tarihsel önemini azaltmaz; aksine, sanatın kendini sürekli yeniden tanımlama kapasitesini görünür kılar.
Modernlik bağlamında avangartın işlevi, yalnızca estetik sınırları zorlamak değil, aynı
zamanda modern bireyin parçalanmış bilincini ifade etmektir. Theodor Adorno, Estetik
Teori’de, avangart sanatı “uzlaşmazlığın biçimi” olarak tanımlar. Avangart eser, toplumun
bütünleşme eğilimine karşı bir dirençtir; uyumlu olanı değil, kırılgan ve tutarsız olanı görünür kılar. Bu nedenle avangart, estetik bir “negatif diyalektik”tir: her biçim, kendi karşıtlığını da içinde taşır.
Bu kavramsal çerçeve, Türk edebiyatı açısından ele alındığında daha özgül bir anlam kazanır. Türkiye’de avangart eğilimler, Batı’daki biçimsel kopuşlarla tam anlamıyla paralel bir çizgi izlememiştir; ancak benzer bir zihinsel dönüşüm, 1950 sonrası edebiyatında belirginleşir. Bu dönemde öykü ve şiirde biçimsel deneysellikler, dilin ve anlatının sınırlarını sorgulayan bir estetik tavırla birleşir.
Avangartın tarihsel serüveni, aynı zamanda bir yenilgi tarihidir. Çünkü her yeni biçim, bir
süre sonra sistemin içinde soğurulur; müzeleşir, norm haline gelir. Dadaistlerin anlamsız
kolajları bugün sanat müzelerinde estetik objeler olarak sergilenmekte, Sürrealist imgeler
popüler kültürün süslemelerine dönüşmektedir. Bu durum, avangartın doğasında var olan
“yutulma” tehlikesini ortaya koyar. Ancak tam da bu geçicilik, onun sürekliliğini sağlar: Her
çağ, kendi avangardını yeniden yaratmak zorundadır.
Dijital çağda bu yeniden yaratım, sanal mekânlarda, yapay zekâ sanatında, dijital kolajlarda ya da hipergerçek imgelerde gerçekleşmektedir. Ancak biçim değişse de öz aynı kalır: Avangart, var olan düzenin sınırlarını ihlal etme arzusudur. Bu bağlamda, günümüz avangart hareketleri, teknolojinin belirlediği yeni gerçeklik algısını sorgulayan bir meta-estetik anlayış geliştirmektedir. Geçmişten bugüne avangart eğilimde olan eserlerin özellikleri şöyle sıralanabilir:
Avangart sanatçılar ve sanat eserleri öncü olmalıdır. Raymond Williams’a göre “Avangart, egemenlik peşinde yeni kimlikler arayan bireyin en aykırı temsillerinden oluşur.”
Avangartta tüm normlar yıkılır.
Avangart, sanatın kurumsallaşmasına ve burjuva vasıtasıyla yönetilmesine karşıdır.
Sanat, içinde bulunduğu sanat kurumundan sıyrılarak hayata karıştığında gerçekleşebilir. Bu nedenle sanat, hayatın içinde olmalıdır. Hayattan kopuk sanat yerine hayata eklemlenen sanat işlevseldir. Bürger, bunu 'yaşam praksisi' olarak adlandırır.
Estetik haz nesnelerine dönüşen formlarla birlikte yaratımda ve sanatta özerkleşme terk
edilmelidir. Estetik normların sarsılması nihayetinde öncü sanat eserlerini meydana getirecektir.
Avangardist eserde, parçalar bağımsız görünsede eser bütününde birlik içindedir. Ancak bu
birlik, çelişki biçimindedir. Avangart eser, aynı türden parçaların çelişkili ilişkisinden
meydana gelir.
İlk kez kübizmle ortaya çıkan montaj, avangart eserde; gerçeğin fragmanlarla bölünen hâlini ve eserin oluşturulma evresini temsil eder. Sanat eserinde kullanılan montajın provakatif özelliği bulunur. Bu nedenle gerçeklik fragmanları, estetik bir kompozisyon içinde (hacim, renk vb. unsurlarla) bir denge ile verilir. Avangardın tekniğinde rastlantısallığın aksine ölçü söz konusudur.
Estetik bir nesne yaratmak amaçtır. Ancak bu estetik geleneksel kurallarla yargılamaya kapalıdır.
Sanatçı, yaratıcı yetilerini kullanarak hem uzak bir alan açar, hem de eleştirel değerler geliştirir.
Sanatçının görevi, estetik hazzın ötesine geçerek, insanların yaşam deneyimlerini etkilemek değiştirmektir onların nesnelerle olan ilişkisini
Anlam ve dil reddedilir. Performanslar ile izleyiciler (okuyucu) provake edilir.
Dada’da sanatın kısıtlılığına dair güvensizlik söz konudur. Farklı, ‘hazır yapım’ nesneler sanat eserine dönüştürülebilir. Bir metin, fotoğraf ya da herhangi bir form, eşya Dada ve Gerçeküstücülüğe fikir vermek için sanat eserine dâhil edilebilir.
Türk edebiyatında avangart ve deneysel kavramlarının henüz ortak bir zemine oturmamış
olması, aslında bu kavramların doğasına içkin bir özelliktir: Her iki yönelim de tanımsızlık,
kayganlık ve sürekli dönüşüm üzerine inşa edilir. Avangartın tarihsel bağlamda üstlendiği
işlev, yalnızca biçimsel yenilikler yaratmak değil; düşünsel, estetik ve ideolojik düzeyde
mevcut düzeni sorgulamak, hatta yıkmaktır. Bu bakımdan, deneysel olan biçimsel düzlemde kalabilirken; avangart, biçimin ötesine geçip anlamı, temsili, özneyi ve dilin kendisini tartışmaya açar.
Bu bağlamda, Türk edebiyatında “avangart” eğilimlerin 1950 kuşağıyla belirginleşmesi
tesadüf değildir. Feyyaz Kayacan, Sevim Burak, Leyla Erbil gibi yazarların metinlerinde
görülen biçimsel parçalanma, bilinç akışı, anlatısal kopukluk ve dilin bozulması, yalnızca
estetik tercihler değil; varoluşsal bir tavırdır. Bu tavır, Bürger’in ifadesiyle “sanat ile yaşam
arasındaki mesafeyi ortadan kaldırma” çabasının yerel (minör) bir tezahürüdür. Dolayısıyla
Türk edebiyatındaki avangart yönelim, Batı’daki tarihsel karşılıklarından çok, kendi
modernlik deneyimimizin gecikmiş bir yankısı olarak okunmalıdır.

Yorumlar