Yeniden Yazmak: Yapmak mı Yıkmak mı? | Yunus Emre Özsaray
Güncelleme tarihi: 6 gün önce
Yeniden yazmanın yeni bir iş olmadığı herkesin malumudur. Fakat bir kavram olarak yeniden yazmadan bahsediyorsak bunun tarihi çok eskilere gitmez. Nihayetinde metinlerarasılık yöntemlerini kullanarak geçmişin metinleriyle ilişki kurma biçiminden bahsediyoruz, dolayısıyla bu tavrı daha önceki yeniden yazma eylemlerinden ayırmak durumundayız.
Postmodern bir tavır olarak yeniden yazma, en temelinde ironi ve parodi üzerinden geçmişin metinleriyle ilişkiye girmeyi zorunlu kılar. Yeniden yazma, aynı metnin başka bir varyantı olarak değil yeni bir temaya sahip başka bir yazı, yeni bir üslup ve doğal olarak kaynak metinden farklı hatta ona karşıt bir yaratıcı yazarlık niyeti olarak yorumlanır. Postmodern yeniden yazmanın, romantizm, çocuk edebiyatı, parodi/hiciv söylemi, modern peri masalı gibi sözde ikincil türlerin pratiğine izin vermesi bakımından diğer çağların yeniden yazımlarından ayrıldığı söylenmelidir. Başta da söylediğimiz gibi yeniden yazma yeni bir iş değildi. Hatta Türk edebiyatında Cumhuriyet’in ilk yıllarında da yazarlar arasında bir süre tartışılmıştı.
1937 yılında halk hikâyelerinin yeniden yazılmaları söz konusu olunca böylesi gayretlerin ancak parodi olabileceğini düşünen Orhan Seyfi, bu iş olmaz, olursa da böyle olur dercesine Asrî Kerem’i yazmıştı. Peki niye böyle bir gayrete girmişti? İlk başta halkımız okumuyor diye düşünenler, aslında halkın pekâlâ okuduğunu ama onların istediği kitapları okumadıklarını fark etmişlerdi. Halk, kendine roman diye sunulan eserleri okumuyordu ama Âşık Garip hikâyesinin, Kerem ile Aslı’nın, Tahir ile Zühre’nin nüshaları elden ele dolaşıyordu. Ulus gazetesinde 16 Mayıs 1937’de çıkan bir haberde şu ifadeler yer alıyordu:
“Memleketimizde münevver zümre için yapılan neşriyata müvazi olarak geniş halk yığınları için de gayet dikkate şayan ve çok çeşitli neşriyat yapılmaktadır. Bunlardan birincisinin tab adedi bini aşmazken ikincisinin tirajı çok kere elli binlere varmaktadır. Bu vaziyet bize gösteriyor ki halk okuyor. Halk okuyor ancak kendisi için yazılmış eserleri okuyor.”
Halk madem okuyor ama kendisine sunulan eserleri okumuyor, o zaman okuduğu eserlerin muhtevası değiştirilmeliydi, bu gayeyle halkın alışık olduğu kahramanlar üzerinden inkılabın ruhuna uygun hikâyeler kurgulanmalıydı. İşte tam bu noktada Orhan Seyfi âdeta “Yahu bu yaptığınız ancak mizah olur.” dercesine Asrî Kerem’i yazdı. Aslında dirijizm denilen şeye bir nevi başkaldırıydı yazdığı eser. İnkılabın modernleştirici ruhu, halk modernleşmesinin yolunun, halkın okuduğu hikâyelerin modernleşmesinden geçtiğini düşünmüştü. Orhan Seyfi, bu modernleştirici edebî yeniden üretim eylemine yine bir yeniden üretimle karşı çıkarken esasında postmodernizmin ruhuna uygun bir iş yaptığını elbette bilmiyordu. Çünkü geleneğin metinlerinin yeniden üretimle modernizmin inşasına araç kılınması, modernizmin ruhuna tersti. Ortaya ancak parodi çıkacaktı. Orhan Seyfi’nin gayesi, halk hikâyelerinin kendi bağlamı içerisinde kıymetli olduğunu, bu yüzden yeniden yazmanın mümkün olamayacağını ironik bir üslupla ortaya koymak; yeniden yazmayı yeni dünya telakkisine aracı kılmanın parodiden öte bir anlam taşımayacağını göstermekti. Bu sebeple herhâlde onun için postmodernizmin ruhunu, postmodernizm henüz doğmadan keşfeden adam desek yerinde olur. Çünkü postmodernizmin geçmişle kurduğu ilişki tam olarak ironi ve parodi üzerine kurulmuştu. Postmodernizm geçmişi yeniden kuruyor fakat burada yıkıcı ironi ve parodiyle çarpıtma yolunu seçiyordu.

Modernizm geleneğe karşıydı ve avangart bir çıkışla geçmişten ve gelenekten radikal kopuşu teşvik ediyordu fakat bu başarısız oldu. Geçmişten madem kopulamıyor o hâlde geçmişi yeniden kurgulayalım fakat bu defa işin içerisine ironi ve parodiyi katarak bir ilişki biçimi geliştirelim diye düşünüldü. Umberto Eco, Gülün Adı’nda bu hususa şöyle işaret etmişti: “Modernsonrasının moderne yanıtı -geçmişin ortadan kaldırılışı suskunluğa götürdüğünden yıkılamayacağı için- geçmişe dönülmesi gerektiğinin bilincine varmakta yatar: Modernsonrasının gayesi geçmişe dönüş fakat ironiyle ve parodiyle, masum olmayan bir biçimde yeniden dönüştü.” Postmodernizm geçmişi reddetmiyordu aksine onu çok farklı şekillerde çok seslilikle yeniden ürettiğini iddia ediyordu. Bu sebeple postmodernist yazarlar her şeyin çoktan yazılmış olduğu duygusuyla temalarını geçmişten seçtiler ancak onları dönüştürdüler ve yeni uzlaşımlara tâbi tuttular.
Orhan Seyfi, eserini modernist kaygılarla geçmişi yeniden kurmak arzusunda olan yazarların yaptıklarının komik sonuçlar doğuracağını göstermek için değil de doğrudan geleneksel bir hikâyeyi parodileştirmek kastıyla yazsaydı herhâlde yaptığı işin, bugün anlamı farklı olurdu. O ise “Bakın sizin yaptığınız iş budur! Yapılamaz, yazılamaz, yazılırsa da ancak parodi olur!” diye muhataplarına göstermek istercesine parodi yaptı. Aslında yaptığı parodi sadece bu girişimin değil döneminin pek çok ciddi görünümlü edebî çıkışlarının da parodisiydi. Kitabın bütününde Kerem ile Aslı’yı Bursa mekânında buluşturup Çekirge Palas’ta bir araya getirirken dönemin yazarlarını da bu parodiye dâhil etmekten geri durmadı. Muhtevaya baktığımızda Nazım Hikmet’ten Necip Fazıl’a, Yahya Kemal’den Mehmet Emin’e kadar pek çok yazarı Asrî Kerem’in kahraman kadrosuna kattı. Hatta halk hikâyelerinde nesirden nazma geçerken kullanılan kalıplaşmış “Aldı sazı” ifadesinden sonra Kerem’e, Nazım Hikmet’in “Makinalaşmak İstiyorum” şiirini söyletmişti. Tabii ki parodisini yaparak:
“Aldı sazı eline bakalım ne söyledi?
Trrum trum trum!
Tırak, Tikitak!
Bana Bak, Hey Avanak!
Makinalaşmak, Şu dağları aşmak
Leningrada yanaşmak:
Volga nehri gibi taaşmak
İstiyorum.
Ben ne fes
Ne cübbe
Ne ferace
Ne de yaaaşmak istiyorum!
Şiirlerimi okuyup proleterya efendime
Kendi kendime
Şaaaaaaşmak
İstiyorum.”
Seksenlerden itibaren özellikle neoliberal ekonomi politikalarının yayılım sahası bulması sonrasında modernleştirici dirijizmin yani güdümlü edebiyatının yerini postmodern yeniden üretim ilişkileri aldı. Bu da bir bakıma dirijizmin baş aşağı edilmiş hâlinden başka bir şey değildi. Çünkü modern ulus devlette dirijizm söz konusu olunca sizin neyi yazmanız gerektiğine devletin ideolojik aygıtları karar verirken; postmodern dönemin yeniden yazmalarında doğrudan piyasanın tüketim ilişkileri güdümleyici aygıt hâline geldi. Dolayısıyla merkez ne der, neyi makbul görürün yerini, piyasada ne gider anlayışı aldı.
Bu işin diğer boyutuyken bir de gelenekle ilişki kurma biçimini masumane, en azından bizim masumane olarak gördüğümüz arzularla gerçekleştirmek isteyen yazarlar belirdi. Bunlar bir bakıma geleneği şimdide yeni formlarla yaşatmak kaygısındalar. Postmodernist olduğunu inkâr eden bu postmodernist yazarlar geçmişle kurdukları ilişki biçimini, geleneği tevarüs ettirmek kaygısı üzerinden inşa ettiklerini söylediler. Herhâlde geçmişle kurdukları ilişkiyi kötücül bir niyetle, geleneği parodileştirmek veya yıkıcı bir ironiyle ele almak için yapmıyorlardı. Tıpkı inkılabın ilk yıl yazarlarının, halka inkılabın ruhunu aşılamak için bu hikâyeleri kullanmak istemeleri gibi. Fakat onlardan farklı bir gayeyle bu iyi niyetli yazarlar, gelenekle bir bağ kurmak arzusu taşıyorlardı.
Orhan Seyfi’nin parodisini yaptığı irade de kendi içinde iyi niyetliydi, yani cumhuriyet kurulmuş ve bunun ideolojisini halka halk kitapları aracılığıyla aktaralım diye düşünüyorlardı ama ortaya çıkanın parodiden öte bir şey olmayacağını görecek bir göz lazımdı. Bu da Orhan Seyfi’nin nazarı oldu. Bugün de durum bundan farklı değil. Nasıl ki dönemin yazarları halkın gelenekle ilişkisini modernizm üzerinden şekillendirmek kastıyla bu hikâyeleri yeniden yazma yolunu seçmişlerse, bugünün yazarları da yine gelenekle ilişkiyi dönemin ruhu bağlamında kurmak için bu hikâyeleri yeniden yazma yolunu seçiyorlar. Fakat kendileri fark etse de etmese de ortaya çıkan geleneğin parodisinden öte bir şey olmuyor. Oysa gelenek bir malzeme olarak değil bir arketip olarak metinlerin içinde yer almalı. Gelenek, okurun merkezde olduğu bir okuma biçimiyle okur üzerinden yeniden üretilmelidir zira yazarın yeniden üretimi, hangi amaçla olursa olsun yapmak değil yıkmak oluyor. Orhan Seyfi ve kimi bazı yazarlar Türk inkılabının, geleneksel anlatıları kullanarak halka aktarmak kaygısının aslında inkılabın ruhunu sulandıracağını fark etmişlerdi. Bu yüzden bu işin ancak mizahı olur dercesine parodileştirdiler hatta öyle ki bugün Bekir Sıtkı Kunt’un gayet ciddi bir niyetle yazdığı Arzu ile Kanber’i ancak parodi gibi okuyabiliyoruz. Ne yapmıştı Kunt? Arzu ile Kanber’i halk evinde bir balo eşliğinde evlendirmiş, bu günleri kendilerine bahşeden Cumhuriyet ideolojisine tazimde bulunmuşlardı. O dönem için kendi ideolojik tutarlılığı içinde ciddi bir yeniden yazma olarak değerlendirilebilecek bu yönelim, günümüzde okunduğunda bir parodi etkisi doğuruyor.
Bu yazarların o dönemki girişimlerinin sonucu her neyse bugün de geleneği yeniden yazma yoluyla ürettiğini düşünenlerin nihai noktada yazdıkları bir yüz yıl sonra ancak parodi olarak okunacaktır. Bunun geleneği yeniden üretmek değil geleneği sulandırmak anlamı taşıyacağını fark etmek gerekiyor. İddiayı ortaya koymak, iddiaların ortadan kalktığını temel felsefesi olarak belirten bir aracın argümanlarıyla olmaz. O yüzden bizim için büyük anlatılar bulundukları yerde durmalıdırlar. Değil mi madem öyle o hâlde ironinin gevrekçe gülümseyen tavrı, sizin yeniden ürettiğinizi düşündüğünüz geleneği gevşetip sulandırır.
Yeniden yazma, doğası gereği her daim tahrif barındırır. Bu sebeple yeniden yazmak yerine geçmişin anlatısının arketipinde geleneğin izlerini imgelerle, mazmunlarla, soyutlamayla yaşatmak tercih edilmelidir, bunun ötesi yıkıcı bir yaratımdır.



Yorumlar