Orhan Duru'nun İronisi | Merve Çakır
Güncelleme tarihi: 6 gün önce
Hayat değişir, insanlar değişir ve değişim beraberinde çelişkileri de getirir. İyi bir yazar bu çelişkileri görür, gördüğü çelişkiyi ironik bir dille anlatır ve ironi çok ciddi bir iştir. Orhan Duru da bu değişikliklere kayıtsız kalamayarak sorgulamayı elden bırakmamış, içine düştüğü durumun acayipliğinin, ironikliğinin farkında olarak öykülerine bu unsurları taşımıştır. İnsanların keçileştiği, kiminin baştan ayağa ve mideye kadar tek tipleştiği, karıncaların faşistleştiği, turizm ve inşaat savaşlarının başladığı, satıcıların bile totaliter ve baskıcı olduğu bir çağın hikâyesini anlatan öykülerinde göze çarpan ilk unsur ironidir.
Öykülerin anlatıcısı genellikle hayatın dönüşümü karşısında kendini yabancı hisseder. Değişikliklere kayıtsız kalamasa da sorgulamayı elden bırakmayan anlatıcı, tıpkı Orhan Duru gibi içine düştüğü durumun acayipliğinin, ironikliğinin farkındadır. Fakat gün sonunda o da herkesleşmiştir artık. Bu herkesleşme durumunun yanı sıra içinde bir parça da olsa düşünen taraf bulunur. Yaşadığı toplumda ve dünyada olup bitenlere kayıtsız kalamayan bu yan, sorularını en yalın haliyle, kendini filtrelemeden dile getirir. Bu iç dökme, soru sorma, yanıt bulma halinde de yazarın ironisi ortaya çıkar. Çelişkilerle örülü bir toplumda yaşayan anlatıcı da bir çelişki yumağı olmuştur. Bir yandan savaşın ne kadar kötü olduğunu bilir, durumun vahametinin farkındadır, tüm bunların karşısında durur. Diğer yandan ise pazara gidip alışveriş yapmamak mümkün değildir onun için. Üstelik pazar yerinin ne kadar düzensiz olduğundan şikâyetçidir. Oradaki eski sütunları ve lahitleri kaldırıp yerine asfalt dökmediği için belediye başkanına karşı da hayli öfkelidir. Başkanın “Savaş var. Bir şey yapamayız.” söylemine karşılık “Hayat devam ediyor.” demekten çekinmeyen anlatıcının ikiyüzlülüğü okuyucuya aksettirilir. Barışın yavaş yavaş geldiği, savaşın ise son sürat devam ettiği bu çağda mutabık olunan şey ise insanın içindeki savaşın barışı engellediğidir.
Yazarın “Yeni ve Sert Öyküler” kitabındaki “Mutluluk ya da Karşıtı” öyküsünde yer verdiği bu unsurlar insanların savaş karşıtı eylemlerinin yanı sıra aslında bir yandan ne kadar duyarsız olduklarını, yalnızca yaşama karşı değil tarihe karşı da aynı kayıtsızlığın sürdüğünü, temelde herkesin önemsediği şeyin yalnızca kendi istekleri ve konforu olduğunu eleştirel bir dille aktaran Duru’nun ironi anlayışı da genelde bu hususları içerir. Metinlerdeki ironi bazen anlatıcının tavırlarında bazen ise sözlerinde apaçık gizlidir.
Yazarın öykülerine bakıldığında, öykülerin genel olarak aynı konular etrafında şekillendiği görülür. İroniyi bir araç haline getiren Duru, bu yolla hem okuru sıkmamak hem de söylemek istediklerini görece örtük bir dille söylemek niyetindedir. Çoğunlukla eleştiri unsuru olarak kullandığı ironiyi yer yer alay etmek için de kullanır fakat burada söz konusu olan salt alay değildir. Duru’nun öyküleri her zaman okurun görmediğini gösterme niyeti taşır. İroni yoluyla edilen alay da bu niyeti gerçekleştirmenin imkânlarından biridir. Amaç muhatabın, ironistin bu tutumuna karşılık davranışından utanıp tekrarlamamasını sağlamaktır.
Öykülerin çoğunda net bir şekilde üst sınıf eleştirisi göze çarpar. Toplumun büyük bir kısmının kusursuz olarak gördüğü bir sınıfı tereddüt etmeden her yönüyle irdeleyen Duru, bu kesimi ironi yoluyla eleştirir ve her zaman olduğu gibi alayı da elden bırakmaz. Ona göre bu sınıfa mensup insanlar toplumdaki ayrışmanın başat unsurudur. Kaf Dağı’ndaki hayatlarına sorunsuz şekilde devam ettiklerini zannederlerken aslında tepeden baktıkları insanlardan daha aşağıdadırlar ve yazarın ironisinin kurbanı olmaları işten bile değildir. Bu bağlamda yazarın “Fırtına” kitabındaki “Turist Gözlem Evi” başlıklı öyküsünü hem aydın sınıf hem de toplum eleştirisi açısından okumak mümkündür. Öyküde son derece modern olan üç kişinin sohbet masası dikkati çeken ilk unsurdur. Otelci Tunca Bey hastadır ve tedavi olmak yerine doktorun elinden kaçıp öykünün mekânı olan turistik bölgeye gelir ve bir otel işletmeye başlar. Her zaman aklı başında hareketler beklenen modern üst sınıf insanına dair ilk yanılgı burada göze çarpar ve yazarın ironisinden nasibini alır.
Öykü mekânı olan turistik bölgede bütün esnaf bir olup gelen turistleri kaçırmamak ve gelişlerine daha iyi hazırlanmak adına, sırf turistler için son derece özenli bir şekilde hazırlanmış ve içine ileri teknoloji teçhizatlar yerleştirilmiştir bir yapı olan turist gözlem evini kurmuşlardır. Artık normalleşen esnaf-turist ilişkilerinin ironik bir dille eleştirildiği öyküde, bu turist akımına karşı hava bile farklı muamele gösterir. Normalde her şeye kayıtsız olan insanlar da turist cümbüşü karşısında sokaklarda, balkonlarda yerlerini almışlardır. Turistlere karşı fiyatlarla birlikte hürmetini de artıran esnafın yanında, Tunca Bey üzerinden aydın görünen sınıfı da eleştirisinden nasiplendiren yazarın, yine “Fırtına” kitabında yer alan “Gözyaşı Taşı” öyküsünde de üst sınıf eleştirisinin yanında ırkçılık, hükümet eleştirisi ve toplum baskısı gibi konular dikkat çeker.
Renklerin bile tekdüze olduğu bir kente, günün birinde aniden çıkıp gelen mavi bir adam ve bu adamla değişmeye başlayan kent söz konusudur öyküde. Mavi adam gelmeden önce gökyüzüne ve denizlerin rengine dikkat etmeyen halk, onun gelişiyle birlikte hayattaki renkleri fark etmeye başlar. Özellikle gençleri etkileyen mavi adam, kentte birtakım değişikliklere vesile olur. Daha sonra gelmeye devam eden mavi insanlarla birlikte şehir şenlenmiştir artık. Fakat bunca güzelliği görmek yerine yazarın ironisinin kurbanı olmayı seçen halk, kendisi gibi düşünmeyenleri mahalle baskısıyla yıldırmaya çalışır. Aynı zamanda “Mavilere özgürlük!” sloganı atan gençler de hükümetin elinden kurtulamaz. Yerlerde sürüklenmişler, tutuklanmışlar, artık muhalif ve önemli olmuşlardır.
Toplum ve devlet her ne kadar mavileri ve destekçilerini ötekileştirse de mavilerin gözyaşlarından elde edilen gözyaşı taşları onlar için paha biçilemez değerdedir. Ötekileştirdikleri varlıkların kendilerine bir armağanı gibi görünen bu taşlar aslında büyük bir cezadır onlar için. Gözyaşı taşına sahip olan insanlar tıpkı mavilerin yaşadığı gibi daimi olarak büyük bir hüzne gark olurlar. Öyküdeki karakterlerden biri olan Şükrü Bey ise zengin zümreyi temsilen oradadır. Sözde şehirler, ülkeler gezmiş, görmüş geçirmiş biridir. Hayattaki her şeye malik olduğu zannındadır. Bundan ötürü onun bile mavileri daha önce görmemiş olması şaşırtıcıdır. Fakat bu edaları aslında ne kadar yüzeysel ve fırsatçı tavırları, sözleri olduğunu saklayamaz. Mevzubahis kentte pek çok yabancı halktan insan olmasına rağmen şehrin yalnızca mavilere olan tutumu, mavilerin kendilerine ve şehirdekilere olan yaklaşımı ironik bir dille eleştirilmiş, her bir topluluğun çelişkisi gözler önüne serilmiştir. Şükrü Bey üzerinden üst sınıf eleştirisi yapmayı da ihmal etmeyen yazar, kendi toplumunda ve dünyada olup bitenlere kayıtsız kalamadığı için söylemek istediklerini bu yolla söylemeyi tercih etmiştir.
Ayrıca öyküdeki mavi unsurunu, 12 Eylül Anayasası ile de ilişkilendirmek mümkündür. 1980 darbesi sonrasında referanduma gidilerek yeni bir anayasanın kabulü için oylama yapılmıştır. “Evet” oyları beyaz, “Hayır” oyları ise mavi renklidir. Nitekim oylama neticesinde çok büyük bir oranla mavi renk mağlup olmuştur. Toplumdaki genel kabullere ve hükümete muhalif duruşuyla bilinen Orhan Duru’nun da “Gözyaşı Taşı” öyküsüyle o dönemdeki olayları ironik bir dille ele aldığı düşünülebilir.
Seçtiği yolda ironiyi yoldaş edinen Duru, sanatını düşüncelerine kurban etmemiş, bu nedenle salt mesaj kaygısı taşıyan eserler meydana getirmemiştir. Türk öyküsünde önemli bir aşama olan 1950 kuşağı öykücüleri arasında yer almış ve öykü dilinde farklılaşmaya giderek kendince yeni bir dil inşa etmiştir. Gerçeküstü ve bilimkurgusal ögeleri de tıpkı ironi gibi anlatımını zenginleştirmek için kullanmış, ideolojisini sanatın önüne geçirmemekle birlikte bilimkurgu ögeleri taşıyan öykülerinde bile çeşitli konulardaki eleştirilerini dile getirmekten geri durmamıştır. “Turist Gözlem Evi” ve “Gözyaşı Taşı” bu tarz öyküleri arasındadır.
Eserlerinde zıtlık ironisinden de sık sık yararlanan Duru’nun “Açık Bunalım” öyküsü bu şekilde başlar. Bir müzayede salonunda geçen öyküde zengin zümrenin sanata bakış açısı ironik bir üslupla eleştirilir. Anlatıcı kendisini ziyadesiyle yabancı hissettiği bir ortamdadır. Öyle ki tuvaletteki sabun bile farklıdır onun için. Sanatçıların kimi zaman aç gezdikleri günlerden, yoksulluklarından, bir sergi açabilmek için çektikleri rezilliklerden sonra sanattan ve sanatçıdan anlamayan insanların dolar üzerinden alacağı tablolar sırf onların olacağı için kıymetlidir artık ve bu husus üst sınıf adına durumun ne kadar vahim olduğunu gösterir. Sanattan anlamayan bu insanlar müzayede esnasında eserlere biçilen fiyatı gittikçe artırır. Her artışta da tablolar giderek büyür, genişler ve renkleri değişir. Böylece daha değerli hale gelmişlerdir. Onlar değerlendikçe de üzerlerinde anlamsız şekiller peyda olmaya başlar. Yine tamamen yalnızca sanatı değil hayattaki pek çok değeri para ile sınırlayan üst sınıfın eleştirisi olan bu öyküde aslında insanların bigâne kaldıkları pek çok husus da ironi yoluyla okura aktarılır.
Öykülerde her ne kadar sınıf eleştirisi fazla gibi görünse de kişisel hayatında da muhalif bir duruş sergileyen yazarın öyküleri de en az kendisi kadar muhaliftir. Bu yüzden mevcut düzen, hükümet, toplum ve küreselleşen dünya üzerine de söyleyecek bir şeyleri vardır. Her türlü savaşı, toplumdaki kopukluğu, manayı ve belki de manasızlığı eleştirdiği öyküler yazan Duru, güçlü bir silah olan kaleminden sızan ironiyi daima kullanmıştır. Onun öyküleri devleti eleştirirken toplumu, toplumu eleştirirken de devleti eleştirmiştir. Bu iki yapıyı birbirinden ayrı düşünmez ve her ikisine de objektif şekilde yaklaşmaya gayret gösterir. Ona göre devrin kötü gidişatının müsebbibi hem devlet hem toplumdur. Bir şeyleri ironi yoluyla ıslah etme fikrini benimseyen ve bunu yaparken de yalnızca kendi ülkesini düşünmeyen yazar, dünya üzerindeki pek çok bölgede sorun haline gelmiş meseleleri masaya yatırır. Başta Amerika olmak üzere Almanya ve Rusya gibi ülkelere de ekonomi, özgürlük, eşitlik gibi konularda değinen Duru, ironiyle gizlemeye çalıştığı sivri dilini her zaman muhafaza etmiştir.
Henüz içeriğini bilmeden, başlığını okuyunca bile anlaşılan McDonald’s öyküsü, yazarın ironisinin belki de en net okunabildiği metindir. Öykü anlatıcısı günlük işlerini hallettikten sonra acıkır ve McDonald’s’a girer. Yemek yemek için başka pek çok mekân olmasına rağmen ayakları onu doğrudan tek bir adrese götürmüştür. Bu sırada arkadaşının evini McDonald’s’a dolar üzerinden kiraladığını söyleyen anlatıcı, bu işin hayli kârlı olduğunu düşünmekten kendini alamaz. İçeriği girdiği andan itibaren farklı bir dünyadadır artık. Yemek yiyen insanları gözlemlemeye başladığında da kendisini garip hissetmemesi mümkün değildir. Pek çok farklı insanın bir arada olduğu bu ortamda, bambaşka kültürleri paylaştığı bir siyahi ile aynı yemeği yiyordur çünkü. Bir an için Almanya’da olduğunu zanneder. Oysa Türkiye’dedir ve aynı dili konuşmadığı insanlarla aynıdır artık. Çünkü tek tipleşme yalnızca fiziksel görünüş ya da düşüncelerle sınırlı değildir. Toplumların yedikleriyle de ilintilidir. Ama bir yandan da dünya küreselleşiyorken buna kayıtsız kalmak neredeyse imkânsız gibidir. “Reç Kuzu” adlı öyküsünde de gıda ve mide hususuna vurgu yapan Duru’nun öyküdeki anlatıcısı yiyeceklerdeki en ufak değişikliğin her şeyi alt üst edebileceğini söyler. Midelerin bu zinciri kırıp küreselleşmeye karşı gelme vakti gelip çatmıştır. Dolayısıyla midenin yöneticisi olan insanın üzerindeki ölü toprağını atması gerekmektedir. Yazar bu tek tipleşme konusuna başka öykülerinde de değinse de en dikkat çekici olanı midelerin tek tipleşmesidir. Ayakkabı, saç, kıyafet gibi unsurlardan sonra sıra besinlere gelmiştir artık ve yazar buna “DUR” demek için ironi okunu atmıştır okura.
Bu “DUR” deyişi yalnız başına yapamayacağının bilincinde olan Duru, uykuda olduğu zannını taşıdığı toplumu uyandırmak için onları, kendisine göre kalıplaşmış olduğunu düşündüğü inançlardan sıyırmalıdır ve bunun en etkili yolu tabii ki en güvenli aracı olan ironidir. Öykülerinde, halkın değiştirilemez olduğunu düşündüğü inançların aslında değiştirilebilir olduğunu göstermek ister. “Domuz” öyküsü tamamen bu düşünce üzerine kuruludur. Evinin salonuna girdiğinde koltuğunda oturmuş bir yaban domuzu gören anlatıcı, ilkin şaşırır ve ne yapacağını bilemez. Yakasını bırakmayan öfkesiyle birlikte domuza zarar vermek istese de yapamaz. Herkesin necis olarak gördüğü bir varlığı evinde istememesi son derece doğaldır ve ona zarar vermese de gitmesi için elinden geleni yapar. Öykünün sonunda domuzdan tabiri caizse “insanlık dersi” alan anlatıcı, öykünün başında domuzun oturduğu koltuktan “koltuğum” diye bahsederken öykünün sonunda bu ifade çoktan “koltuğu” halini almıştır bile.
“Gerisin Geri İleri” adlı öyküsünde de tıpkı “McDonald’s” öyküsünde olduğu gibi yazarın ironisi açıkça kendini gösterir. Dönemin yükselen siyasi partisi olan Refah Partisine ve Müslümanlara karşı ironik bir bakış açısıyla öyküsünü kaleme alan yazar, İslam şeriatına da alaycı ve küçümseyici şekilde yaklaşmıştır. Başlıkta bile ilerleme olarak görülenin aslında gerileme olduğunu söyleyen yazar, anlatıcısını da yine alaya aldığı gruptaki insanlardan seçmiştir. Henüz ilk cümlesinde gusül abdesti alınca pisliklerden arındığını söyler anlatıcı. Burada ilk göze çarpan husus, toplumda kalıplaşmış olduğunu düşündüğü inançlara olan yaklaşımıdır. Arından gelen namaz sahnesinde ise yine aynı hususa ironik bir yaklaşım mevcuttur. Eşi ile mutlu olduğunu, görücü usulü ile evlendiklerini ve karısının kendisinin karşısında el pençe divan durduğunu söyleyen anlatıcı, başkaları gibi ikinci hatta üçüncü eşi alabilecekken bunu yapmamasını bir meziyet gibi anlatır. Karısının zaten tesettürlü olduğu halde “kara çarşafa” girerek iyice içine kapandığını söylemeyi de ihmal etmez. Satırlar arasında gezinen ironik üslup burada da kendini gösterir. İş arkadaşlarından birinin üç kez umreye, beş kez de hacca gittiğini, yine de görevinde ve maaş bordrosunda yükselme olmadığını söyleyen anlatıcı, mevcut hükümete gönderme yaparak liyakat sahipleri yerine dini yönden önde olanların yüksek kademelere gelebileceğine vurgu yapar. Yazara göre mevcut hükümet de, mevzubahis kişiler de kendileriyle çelişmektedir. Onların bu ironisini kendi ironisiyle ortaya çıkarmayı amaçlayan yazar, mevcut muhalefetin yetersizliğine de ironiyle yaklaşmaktadır. Öykü, Latin alfabesinin yasaklanıp Arap alfabesini kabulüyle neticelenir. Burada da görüleceği üzere bir ilerleme adımı olarak Arap alfabesine geçiş, yazara göre gerilemenin bizzat kendisidir.
Dünyada olan biten bütün savaşlara, sınıf ayrılıklarına, ırkçılığa, yoksulluğa, umutsuzluğa, bireyin kendi içindeki savaşına ve varoluş problemlerine karşı umut etmeyi elden bırakmayan Orhan Duru, nerede aksayan bir yön görse içinde mevcut olan “bir şeyleri yoluna koyabileceği” inancına sığınarak kalemine sarılmış ve bu hususları sanatına taşımıştır. Bunu yaparken edebi kaygıyı da ihmal etmeyen yazar, postmodernizmin imkânlarından biri olan ironiyi araçsallaştırmış ve en etkili şekilde kullanmaya çalışmıştır. Hayatı boyunca yazdığı öykülerin büyük çoğunda bu amacı okuruna net bir şekilde yansıtmış, nerede bir yoksulluk, yolsuzluk görse kafasını çeviren, toplumun el birliğiyle istismar ettiği çocuklardan fersah fersah ötede duran, topallayan düzenle birlikte körleşen insana rağmen, onların içinde kaybolup gitmek yerine bir noktada bu zavallı ortama yabancılaşmayı bilip, değişime bütünüyle karşı koyamasa da bir yanıyla daima karşısında durmuştur. İronisi aracılığıyla okurunu da aynı uyanışa davet eden Duru, oluşturduğu yeni ve farklı öykü diliyle ve ironisiyle kendi kuşağında da, Türk edebiyatında da son derece mühim bir yere sahiptir.



Yorumlar