Yazar Kafası
Evrenin Yatışmaz Yapısı ve Diğer Öyküler - Aykut Ertuğrul

Merve Çakır: Evrenin Yatışmaz Yapısı ve Diğer Öyküler’den önce birkaç kitabınızı okumuş ve “Sanırım Aykut Ertuğrul’un hikâyeleri bana hitap etmiyor.” demiştim. Fakat bu kitabınızı keyifle okuduğumu söylemeliyim. Özellikle birbirini tekrar eden konuların anlatıldığı, hayatın ve gerçek insanın yer almadığı günümüz hikâye kitaplarının arasında böyle bir kitaba rastlamak biz okurlar için oldukça sevindirici. Kitabın ilk öyküsünü okuduktan sonra yeni hikâyelerinizi merakla beklemeye başladım bile.
Aslında hem Evrenin Yatışmaz Yapısı ve Diğer Öyküler’le hem de yazarlığınızla ilgili sormak istediğim pek çok soru var ama özellikle kitabın ikinci hikâyesine, “Adem’den Önce”ye dikkati çekmek istiyorum. Bu hikâyeyi görünce transhümanizmi yeni yeni okuyan ve öğrenmeye çalışan biri olarak sevindim. Çünkü sizin de bildiğiniz gibi bu mesele güncel öyküler arasında kendine pek yer bulamıyor. Evvela “Adem’den Önce”nin hikâyesini, sonra da teknolojinin, yapay zekâ araçlarının, salgın hastalıkların, aşının vb. meselelerin sıklıkla konuşulduğu bugünlerde transhümanizmin öykülerde neden bu kadar az işlendiği hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum.
Aykut Ertuğrul: Haklısınız. Ben de geçenlerde bir vesile “yapay zeka, android” gibi konularda kurmaca eser olarak Türkçe yazılmış neler var diye düşündüm, hızlıca bir araştırma da yaptım ve sonuçlar beni şaşırttı ne yalan söyleyeyim. Neredeyse hiçbir şey yoktu. Gerçekçi öyküler romanlar yazanlar henüz bu yeni gerçeklik durumuna daha doğrusu -Cortazar’ın fantastik gerçekçilik ile ilgili sözünü de aklımda tutarak söylüyorum- gerçeğin yeni algılanış biçimlerine hazırlıksız yakalanıyorlar sanki. Hayat, sanıyorlar ki aile içi şiddet, kalabalıklar arasında yalnızlıklar, imkânsız aşklar, karı koca ilişkileri, kafe dedikodularından yahut ideolojik çekişmelerden ibaret. Yeni insanın yaşadığı ontolojik sarsıntılar gündelik hayat kadar “gerçek” değil mi? Öykü için söylemek gerekirse, edebi kamunun geneli, farkında olmasalar da on yılda bir beliren ve asında kendi kendini tekrar eden trendleri takip edip duruyorlar. Herkesin aynı şeyleri yazıp durmasının sebebi; herkesin, aklına ilk gelen şeylerin ilk defa kendi aklına geldiğini sanması olabilir mi? Oysa büyük edebi eserler bize ilk şunu öğretiyordu: Eşsiz değilsin! Herkes gibisin.
Öte yandan “hayatın ve gerçek insanın yer almadığı” tespitinize katılmıyorum aslında. Sosyal medyada dolaşan büyük yazar nasihatlerinde, farklı mecralardaki yazmakla ilgili öğüt köşelerinde, yaratıcı yazarlık atölyelerinin tavsiyelerinde “nasıl yazmalıyız” sorusuna verilen cevaplar hep aynı: “hayatı ve gerçek insanı yazmalısın”. Tam da bu yüzden insanlar sürekli yukarıda andığım konuları yazıp duruyorlar. Belli ki “hayat ve gerçek insan” denildiğinde hep aynı şeyler anlaşılıyor. Gerçi toplamda aynı fikirdeyiz; o kadar çok ve aynı şekillerde deneniyor ki “hayatı ve gerçek insanı yazmak” sorunsalı; sonunda hayattan ve gerçek insandan fersah fersah uzağa fırlatılmış buluyoruz kendimizi.
Sebahat Meraki: Son kitabınız Evrenin Yatışmaz Yapısı ve Diğer Öyküler, kendisinden önce gelen öykü kitaplarınıza nazaran daha farklı. Hiçbir olumlu ya da olumsuz yargı yok bu cümlede. Sadece ilk bakışta Evrenin Yatışmaz Yapısı’nın oldukça yenilikçi bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yazarını tanısak da tanımasak da bu kitabın kendisini güncellemeyi daha doğrusu metinlerini güncellemeyi seven bir yazara ait olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdim. Bana bu hissi veren ilk öykünüzden ziyade diğer öyküler kısmı ancak benim sorum ilk öyküyle ilgili olacak.
Evrenin Yatışmaz Yapısı, ne kadar geçmişi olan bir isim olsa da öykünüzle oldukça uyumlu. Adından mütevellit hikâyenin içerisinde geçmiş ve geleceğe dair somut bir sürekliliğin yanında yazma eylemine dair de süreklilik vurgusu var. Dahası gerçek bir hikâye anlatıcısı, yazar hatta adı Aykut olan bir yazar var. Bu sayede öykünüzde kısmen de olsa iç içe geçmiş kurmaca ve gerçeklik örneği görüyoruz. Bu kurmaca tarzı çoğu yazarın bilinçsizce yapıyor olsa da çekindiği de bir durum. Ben de size iç içe geçen bu anlatıdaki sınırları neye göre belirlediğinizi ve okuyucunuza karakter olarak var ettiğiniz Aykut’ta size dair ipuçları arayacak bölgeler sunmuş olmanızın hikâyeniz açısından öngördüğünüz avantajları ya da dezavantajları oldu mu bunu sormak isterim.
Aykut Ertuğrul: Çok teşekkür ederim, hem güzel sorunuz hem kanaatleriniz için. (Yeri gelmişken; soru yöneltme inceliği gösteren bütün ekibe harika soruları için teşekkür ederim) Bu tip sorular, yazarla metin, yazarla okur arasındaki o ince kadife sınır hakkında düşünmeye zorluyor bizi ve bu nereden baksan iştah açıcı.
Önce şunu itiraf edeyim; biliyorsunuz, her zaman teorik, incelikli planlar yaparak oturmuyoruz öykünün başına. Bazen önce bir fikir, bir “şey” aniden hoşumuza gidiyor, sonra ona edebi kılıflar buluyoruz. Galiba karakterin “Aykut Ertuğrul” olması fikri de böyleydi. Bunu ilk ben yapmadım şüphesiz ama bir de ben yapmak istedim. Eh evet, genel olarak yeni şeyler denemeyi sevdiğimi söyleyebiliriz. Çekingenliğin sebebi ne acaba? Karakterin başına gelenlerin, hissettiklerinin yazara ait olduğunun sanılması mı? Ama zaten yazarın adını Aykut değil Celalettin yapsam da öyle düşünecek okurlar olacaktı.
Hikâye anlatma sanatı (öykü, roman, film, çizgi roman vs..) en temelde dile getirmek istediğiniz hakikatleri iri bir yalanın ardına saklama sanatı değil midir? Okuru, dinleyiciyi, izleyiciyi korkutup kaçırmamak için ona muhatap olduğu metnin “aslında hikâye” olduğunu söyleriz. Böylece bizi sonuna kadar dinler belki diye. Dinler ve yaşananların tamamen hayal ürünü olduğuna ikna olup serinkanlılığını muhafaza edebilirse, hikâyenin içindeki asıl öze ulaşabilir. “Sen kral değilsin, çocuk da değilsin” dediğinizde korkmadan hikâyeyi dinleyen okur; bazı kralların çıplak olduğunu ve birilerinin bunu korkmadan söyleyebileceğini öğrenir. Bir gün kral ya da krala çıplak olduğunu söyleyecek kişi olabilir. Evet hikaye, doğruyu güzelce söylemek için başvurduğumuz bir yalandır; ben bu yalanı daha incelikli hale getirmeye çalıştım: “Bu sen değilsin, öyle sen değilsin ki benim.”
Sevgili Ali Yağan, kitapla ilgili yazdığı zarif yazısında, yazarın ölümünün ilan edildiği çağda, yazarı bu defa metinde yeniden diriltme denemesi olarak görmüştü öykümü. Bu izah da hem yazarken düşündüklerim açısından hem de şimdi epey aklıma yatıyor.
Büşra Çelik: Evrenin Yatışmaz Yapısı ve Diğer Öyküler’i okurken kurgunun ötesinde dikkatimi çeken ilk şey birinci öyküdeki iki farklı anlatıydı. Her ne kadar birbirinden farklı görünse de esas hikâyeyi kuvvetlendiren veyahut esas hikâyenin ta kendisi olan bu deneme şeklini Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’nde de görüyoruz. Sizin kitabınızda da buna benzer bir temellendirmenin çok başarılı bir şekilde yapıldığını görüyoruz. Hikâyelerinizin her biri “Evrenin Yatışmaz Yapısı”ndaki Aykut gibi oldukça postmodern görünse de postmodernizmin içine sığdırılamayan bir mesele anlatma derdinde.
Aykut Ertuğrul’u gelenekten kopamayan ve bununla birlikte yaşadığı çağdan beslenmeyi de ihmal etmeyen bir hikâyeci olarak görüyorum. “Kuyularda Dolaşan” öykünüzde ise bambaşka bir dert var. Hikâye sizin için yalnızca estetik ve edebi kaygılardan ibaret bir tür değil. Kitap boyunca okuru esir alan “Anlat onlara” seslenişinin ardındaki kaygıyı merak ediyorum. Aykut Ertuğrul’un hâlâ anlat/a/madığı neler var heybesinde? “Evrenin Yatışmaz Yapısı”nda anlatmak istediği her şeyi anlattı mı? “Diğer Öyküler”i “diğer” yapan şey ne? Yazma yolculuğunuz içerisinde kendi yazdıklarınızı ötekileştirmek olarak adlandırabilir miyiz bunu?
Aykut Ertuğrul: İlginç ve güzel bir bakış açısı. “Diğer öyküler” demenin, diğer öykülere haksızlık olacağını, evet düşünsem de Evrenin Yatışmaz Yapısı’nı onlardan ayırmak istedim. Başlangıçta her janrda bir uzun öykü yazma tasarısıyla yola çıkmıştım. Fantastik, polisiye, bilim kurgu… Uzun sürmedi. Evrenin Yatışmaz Yapısı, diğer sesleri bastırarak beni kendi atmosferine hapsetti. İçinde hem geleneksel anlatının kumaşını hem de postmodern kırılmaları barındıran cezbedici bir kusur; öyle ki bir yerden sonra gördüğüm hataları bile düzeltmeye cesaret edemedim. Yanlışlıkla onu benim için büyüleyici yapan kusurlarını da kaybederse diye.
“Anlat onlara” benim için sadece bir anlatı motifi ya da ritim için ihtiyaç duyulan bir iç nakarat değildi. Dede Korkut’tan Evliya Çelebi’ye, İbn Arabi’den, Mesnevi’ye uzanan bir hatta yaslanmış bir ses. (En başından beri yazarken önce anlatıcıların seslerini duymaya çalışırım) Anlatıcının sesinin rengi, mahiyeti, her şeyi bilen tavrı beni büyülüyordu. Ae karakteri ise şüpheleri, olan biteni ciddiye almakla almamak arasındaki bazen antipatik satirizmi, oyunun nerede başlayıp nerede bittiğini göremeyen tedirginliğiyle tam olarak bugünün anlatıcısı. “Burada mısınız, burada mısınız” soru-çağrısı, gelenekten moderne, Doğu’dan Batı’ya; nihayet Sait Faik’e, Oğuz Atay’a, Bilge Karasu’ya, Feyyaz Kayacan’a tüm ustaları ve büyük yargıç okuru hem imdada hem hesaplaşmaya çağırıyor. Eh sonunda hepsi bir yerde buluşuyorlar gibi de sanki.
“Diğer öyküler” meselesine gelince… “Evrenin Yatışmaz Yapısı”nı bu kitaptaki öykülerden değil, bugüne kadar yazdığım her şeyden ayırmak istiyordum. Belki bir edebi kurnazlık… Dışlamak için değil, bir merkez tanımlamak için.
Aslında diğer öyküleri, özellikle sizin de tespit ettiğiniz gibi Kuyularda Dolaşan’ı çok önemsiyorum. Ama “estetik ve edebi kaygı” meselesinden dolayı değil. (Sadece estetik ve edebi kaygıyla yazmak, yazarı öyle iddia etse bile mümkün mü? Dilin içinde, kelimelerle, anlattıklarımız ve anlatmadıklarımızla… Yazmak başlı başına politik bir eylemdir. Borges “bir rüyaya tıpatıp benzeyen bir öykü yazmak isterdim” diyordu, bunun imkânsızlığını vurgulamak için. “Yalnızca ama yalnızca estetik ve edebi kaygılarla öykü yazmak istiyorum” dese de aynı derecede imkânsız olurdu herhalde.)
Son olarak, elbette anlatmak istediğim ve anlatamadığım bir sürü şey var hâlâ. Bazen bütün bunların bir anlamı olup olmadığını sorgulasam da şükür ki, “anlatma ihtiyacı, iştahı, coşkusu”nu hep orada beni bekliyorken buluyorum. Hem bunca yıl sonra, başka ne işe yararım ki?
Şerife Saliha Bozoklu: Ölümsüzlük arayışının bir tezahürü olan transhümanizm sözde ölümsüz insana ulaşma sevdasıyla bir noktada dünyayı insansız bir dünyaya doğru da sürüklüyor. Bu hususta atılan adımlardan bir tanesinin insanı isminden soyutlamak olduğunu konuyla ilgilenenler bilirler ve açıkçası bir başarı yakaladıkları da söylenebilir. Zira sanal dünyada insanların isimlerinden, kimliklerinden sıyrılmaları bir tarafa edebiyatta da buna artık çok sık rastlıyoruz ve bu sadece bilimkurgu alanındaki eserlerde de olan bir durum değil. Evrenin Yatışmaz Yapısı ve Diğer Öyküler’de yer alan öykülerin ardında ise sanki tüm bu anlayışa karşı bir bilinç oluşturma amacı da yatıyor gibi geldi; hatta biraz protest bir damarın olduğu düşüncesine de kapıldım. Bu düşüncemi biraz da peş peşe okuma fırsatı bulduğum, editörlüğünü üstlendiğiniz Anlat Onlara isimli eserin arkasında yatan düşünce perçinledi. Felsefi antropoloji insanı insan yapan fenomenler arasında zikreder sanatı. Kitabınız bu fenomenin çıktısı olduğu gibi aynı zamanda bu fenomeni hatırlatma misyonunu da üstleniyor böyle bakınca. Siz bu hususta neler dersiniz? Böyle bir düşünceniz var mıydı ya da yoksa bile özelde edebiyat genelde ise sanat insana özünü, bir isminin, hikâyesinin olduğunu yeniden hatırlatma noktasında etkili olabilir mi?
Aykut Ertuğrul: Soru öyle dikkatli kurulmuş ki, birkaç kere okuyup sindirmeye çalıştım. Doğrusu, “kullanıcı adları dünyası”nın isimsizliğiyle dünyanın insansızlaşması arasında kurduğunuz bağı, en azından bu açıklıkla, bu kelimelerle düşünmemiştim.
Evet, insanı İnsan yapan şey “ad verme”, “adını bilme” yeteneğiydi. Bildiğimiz, tanıdığımız, isim koyduğumuz şeyler üstünde bir söz hakkımız oluyor sanki. Ama artık tam tersine gidiyoruz. Adlardan, kimliklerden, bağlardan sıyrıldıkça özgürleştiğimizi sanıyoruz - oysa belki de dağılıyoruz. Parçalanıyoruz. “Adlandırmak dünyayı ikiye böler” diyor Octavio Paz. Belki de adsızlaşmak, dünyayı bölmekten öte paramparça ediyor. Önce anlam, sonra aidiyet sonra insan dağılıyor.
Dolayısıyla sorunuza evet, diyorum. Hikâye anlatmanın kendisi, bir tür “yeniden adlandırma” ve adları hatırlama çabası kesinlikle. Nesnelerin mahlukatın adını anmak, onlara yeni isim vermek. Dede Korkut, Evliya Çelebi, Yunus Emre, İbn Arabi… Dilin ve düşüncenin ulularında; geleneksel anlatının her parçasında ismimizin hakikatini ve şeylerin asıl ismini görür sezeriz. Velhasıl kelam, isimler ve anlamları unutulduğunda hikâyeyi hatırlayarak geri besleme yapabilelim diye var hikayeler.
Keziban Soylu: Biraz Merve’ye de katılarak şöyle bir soru sormak istiyorum ben de: Bu son kitapla, tırnak içinde “Sözleri fazla ciddiye alınan postmodern yazarı” gerçekten ciddiye alıyorum ben ve anlatıcının/yazar anlatıcının da açıkçası metinlerde kendini ciddiye aldığını düşünüyorum. Bu sefer çok da şen şakrak bir anlatıcı ve hikâye çizmiyorsunuz gibi geliyor. Sizin hikâye serüveninizde bir şeylerin değiştiğini düşündüm bu kitapla. Katılır mısınız buna? Korkut Molla’nın torunu Aykut Ertuğrul “yine ne anlatıyor” ya da “artık ne anlatmak istiyor?”
Aykut Ertuğrul: Yazı yolculuklarında keskin virajlar, sert dönüşler, radikal değişimler pek olmaz bana kalırsa. Hatta kimine göre, bir yazar hayatı boyunca ilk kitabında ele aldığı temaları tekrar tekrar yazar durur. En azından ben başkalarını ve haliyle kendi yazı hikayemi böyle okumaya meyilliyim diyelim. Bir yazarın eserlerine baktığımda sıçramalar, kesik çizgiler değil genellikle ilk adımından menzili belli tempolu bir yürüyüş ve / veya düz uzun bir çizgi arıyorum. Değişiklikler mutlaka olmuştur, bir arayışı sahici kılan şey de zaten bu değişiklikler değil midir? Ancak bu değişikliği “serüvenimde bir şeylerin değişmesi” diye değil, serüvenin çeşitlenerek devam etmesi gibi düşünüyorum. Sadece kelime oyunu mu yapıyorum yoksa aynı şeyi mi söylüyoruz, bilmiyorum inanın.
Mesela benim anlatıcılarımın neşesinde hep kederli bir ton olduğunu söyleyenler de oldu. İroni de biraz buradan doğar zaten. “Sözleri fazla ciddiye alınan postmodern yazar” yerine “sözleri, yanlış yerinden tutularak ciddiye alınan” demeliydim belki de o ifadeyi kullandığım yerde. Yoksa ciddiye alınmakla ilgili bir sorunum yok, herkes ciddiye alınmak ister.
Korkut Molla’nın torunu Aykut Ertuğrul artık daha uzun metinler yazmak istiyor sanırım. Bir de çizgi romanın hikayesini çizerlere teslim etmek üzereyim. Tahmin edin ne? Yine Dede Korkut hikayeleri! İnşallah okur “cılkını çıkardığımı” düşünmüyordur!
Oğuzhan Oğuzbey: Öykü, yapısı gereği kısa olmak zorunda mıdır? Bu soru edebiyat öğretiminde yerleşmiş tür anlayışının bir yansıması olarak da değerlendirilebilir. Nitekim ders kitaplarında öykü çoğunlukla “şiirden uzun, romandan kısa” biçiminde tanımlanmaktadır. Ancak günümüzde uzun öykü örnekleri bu kalıplaşmış tasnifi tartışmaya açmaktadır. Evrenin Yatışmaz Yapısı ve Diğer Öyküler dört uzun öyküden oluşmakta ve türün temel gerekliliklerini başarıyla yerine getirmektedir. Bu noktada akla şu sorular gelmektedir: Bu tip uzun öyküler romanla hangi ölçütler üzerinden ayrılabilir? Tür tasnifini belirleyen unsurlar yazarın tercihine mi bırakılmalıdır? Günümüzde türler arasındaki bu ayrımlar ne ölçüde gereklidir?
Aykut Ertuğrul: Sevgili dostum, galiba bütün bu ayrımlar biraz gereksiz. Akademide değilseniz ya da bu kitaba, bir tür adı vermek zorunda olan bir yayıncı değilseniz hele hiç gerek yok. Bir nebze anlaşılabilir tanım, hacim üzerinden yapılan. Onun da hem hatırda tutulması zor hem de komik bir yanı yok mu? Velev ki 20000 kelimeye kadar öykü ondan sonra novella ondan sonra da roman olsun. Bir sayfayı geçmediği takdirde de kıpkısa öykü diyelim. Şimdi bununla ne yapacağız? İsimlendirirken bize yazarın tercihine saygı duymaktan başka bir yol kalmıyor. Çünkü mesela Evrenin Yatışmaz Yapısı hacim olarak pekala novela boyutunda ama ben yazarken ve bittiğinde onun öykü olduğuna emindim. Novela olmasını istesem bile öyküydü. Roman, açılan genişleyen derinleşen ve çok sesli bir türken öykü kapanmaya meyilli, daralan ve derinliği tek seste yakalamayı deneyen bir tür gibi geliyor bana. Ama teorisyen olmadığım için tüm bu tanımlarım biraz sezgisel. Emin değilim.

Yorumlar