top of page

Yunus Emre Özsaray - Distopik Cinnetten Kaçış

  • Yazarın fotoğrafı: Oğuzhan Oğuzbey
    Oğuzhan Oğuzbey
  • 6 gün önce
  • 11 dakikada okunur

Merve Çakır: Distopik Cinnetten Kaçış dördüncü öykü kitabınız ve bana kalırsa diğer kitaplarınızdan farklı bir yerde duruyor. Kanaatime göre de 2025’in en dikkat çekici kitapları arasında yerini alacak. Sıradan okur gözüyle bakıldığında son derece keyifle okunan hikâyeler anlatıyorsunuz burada. Detaylı bir gözle okunduğunda da bambaşka bir yüzüyle tanışıyor kitabın okur. Bunu yapabilmek, her bakımdan anlamlı öyküler yazabilmek oldukça zor bir şey. Bunu nasıl yaptığınızı yani hem kitaptaki hikâyelerin yazılma sürecini hem de sizin felsefi temelli öyküler yazarken dikkat ettiğiniz hususları sormak isterim.  

Yunus Emre Özsaray:    Cortazar şöyle bir hikâye naklediyor Seksek isimli romanın  bir yerinde: “Kitaplarının birinde, kapısının eşiğine oturmuş, yerdeki bir vidaya bakarak uzun yıllar geçiren bir Napoli'liden söz ediyor Morelli. Geceleri vidayı alıp döşeğin altına saklıyormuş. Önceleri gülmelere neden olmuş, mahallede herkes sinirlenmiş, tartışıp durmuş komşular. Bu vida toplum içinde göreve karşı saygısızlık gibi bir şeymiş, sonra sonra, gelen geçen omuz silkmiş, amaan, barış, sükûn. Evet vida huzuru ve barışı anlatır olmuş, kimse ona kaçamak bakmadan huzuru ta içinde duyumsamadan geçemez olmuş sokaktan. Zaman gelmiş, zavallı herif düşüp ölmüş, komşuların gelişiyle birlikte vida da kaybolmuş ortalıktan. İçlerinden biri aşırmış onu, gizli gizli çıkarıp bakar, sonra da yerine yerleştirir olmuş. Fabrikasına gidermiş çalışmaya, anlamadığı bir duygu sararmış her yanını, pek bilemediği bir huzursuzluk. Ancak yeniden bakınca vidaya, huzuru bulurmuş, bakarmış habire, ta ki bir ayak sesi duyup da aceleyle saklamak zorunda kalana dek seyredermiş. Morelli, bu vidanın başka bir şey olduğunu düşünüyordu, bir tanrı belki de, o türden başkaca bir şey. Çok kolay bir çözüm. Yanlışlık, belki de bu nesnenin sadece bir vida olmasında, bir vida biçimine sahip olmasını kabullenmek idi. Picasso bir çocuk oyuncağını alıyor, bir otomobil örneğin, hoop değiştiriyor onu, köpek başlı bir maymunda çene olarak kullanıyor.”


Bir de Ortega Gasset’e başvuralım. O da diyor ki “Eğretileme herhalde insanoğlunun elinde tuttuğu en verimli güç olmalı. Etkisinin büyüklüğü neredeyse mucizeye yaklaşır ve tıpkı hastasının karnında neşter unutan dalgın bir cerrah gibi, Tanrı'nın, yarattıklarından birini biçimlendirirken içinde unutmuş olduğu bir yaratıcılık gerecine benzer. Tüm öteki güçler bizi gerçeğin, zaten var olanın içine tutsak eder. Yapabileceğimizin en fazlası bazı şeyleri başka şeylere katmak ya da çıkarmaktır. Yalnızca eğretileme kaçış yolunu açar bize ve gerçekte var olan şeyler arasında düşsel kayalıklar yaratır, tüy gibi hafif adalar yeşertir. İnsanoğlunda bu zihinsel etkinliğin varoluşu, doğrusu şaşırtıcı şeydir: Eğretilemeyle bir şeyi kaldırıp, yerine bir başkasını koyarız ve koyduğumuza ulaşmaktan çok, kaldırdığımızdan kaçmaktır derdimiz. Eğretileme bir nesneyi bir başka nesnenin kılığına bürüyerek ortadan kaldırıverir ve eğer onun altında-insanı gerçeklerden kaçınmaya sürükleyen bir içgüdü görüyor olmasak, eğretileme bir anlam taşımazdı.”

Evet bu iki alıntı benim hikâyecilik serüvenim boyunca Kefendeki Misket’ten beri yaptığım, yapmaya çalıştığım şeyi tam olarak özetliyor. Kefendeki Misket kitabının bir yerinde anlatıcı, kahramanı Tahir’i şöyle tanımlıyor: “ Onu anladığımızı sanıyordum. Konuşunca kelimelerimiz farklılaşıyordu...Maddeler yeni bir şekle bürünüyordu. Belki de herkesin bildiği kelimelerle yeni bir dil konuşuyordu. Dağınık sözler, sanki sıkıya bağlı bir bütünün parçalarıydı. Saçmaladığını sanıyorlardı. Oysa o kelimelerin içini gönlünce dolduruyordu...”

Evet, bu kelimeler bana emanet edilmiş, ben de gerektiği yerde içini istediğim şekilde dolduruyorum.  Sorunda “Sıradan okur gözüyle bakıldığında son derece keyifle okunan hikâyeler anlatıyorsunuz burada. Detaylı bir gözle okunduğunda da bambaşka bir yüzüyle tanışıyor kitabın okur.”  diyorsun ya, Ekmek Büfesi’nde Cortazar Okuyan Adam isimli öykümün epigrafına telmih yaparak şöyle bitireyim ben de  evet sıradan bir okur için “ Bir vida çoğunlukla yalnızca bir vidadan ibarettir.” ama bazı seçkin okurlar için de Morelli’nin anlattığı hikâyede olduğu gibi bir vida bir vidadan ibaret değildir...

Gökhan Yılmaz: Distopik Cinnetten Kaçış'ta hayalle gerçek sık sık yer değiştiriyor, birbirinin içine giriyor, birbirine dönüşüyor. Böylece hikâye de bir anlamda altüst oluyor ki kitaptaki bölümlerin adları "alt" ve "üst." Kurmacanın böyle bir gücü var şüphesiz. Kurmaca bizden ne ister, hayalden ve gerçekten murat nedir kurmacada?

Yunus Emre Özsaray:  Biraz önce Merve’ye verdiğim cevapta Gasset’in eğretileme için kullandığı bir ifade var, diyor ki hastasının karnında neşter unutan bir cerrah gibi, Tanrı'nın, yarattıklarından birini biçimlendirirken içinde unutmuş olduğu bir yaratıcılık gerecine benzer eğretileme diyor. Gasset’inki aşırı bir benzetme olabilir ama sanat insanının elinde de hakikaten böyle bir neşter var, keser, biçer, bir araya getirir ve gerçekliğini bir başka dünyadan devşirir kimi zaman. Seyyid Hüseyin Nasr, İslam Sanatı ve Maneviyatı isimli eserinde şöyle bir alıntı yapar: “ Şiir yazmak kelimelerin ardındaki aslî kelimeleri ortaya çıkarmak demektir.” Madem şiirsellikten bahsediyoruz hikâyede, bir de buradan bakalım olaya, kelimelerin ardındaki aslî kelimeleri ortaya çıkarma gayretimiz gerçekliği parçalamıyor mu? Gerçeklik ve hayal bir sarkaç, sanatçının sürekli salınıp durduğu bir sarkaç. Gerçeklik ve hayal meselesine İslam sanatı üzerinden bakalım, mesela şöyle: “ İslam sanatı kesret aleminde Tevhid’in tezahürünün bir sonucudur. Gizli bir tavırla, İlahi ilkenin birliğini, tüm kesretin bir olana bağımlılığını, dünyanın geçiciliğini ve Allah’ın Kur’an’da “Rabbimiz bunu boşuna yaratmadın.” buyurduğu kozmik varlığın ya da yaratılışın olumlu niteliklerini yansıtır. Bu sanat  duyular aracılığıyla doğrudan algılanabilir olan fiziksel düzende arketipik hakikatler ve eylemleri tezahür ettirir ve bu nedenle ruhun görülür ve işitilir olandan tüm sesleri aşan sessizlik olarak da görülebilecek olan Gaib’e doğru yolculuğu için bir merdivendir.” Böyle diyor Seyyid Hüseyin Nasr. Bu yolculukta işte Gasset’in neşter olarak ifade ettiği araç fazlasıyla işe yarar. Her şey o neşter sayesinde alt üst olur. Müslüman o neşterle gerçeğin perdesini yırtıp bununla hakikat yolculuğun önündeki engeli kaldırmak gayesindeyken, Batı sanatı Rönesans’tan beri bu neşterle gerçeğin perdesini yırtıp kendi hakikatini kutsal haline getirmenin çabasını verdi. Sonuçta o neşter alt üst etmeye yarar ama kiminin elinde altüst eder kiminin elinde altı üst eder.

Büşra Çelik: Distopik Cinnetten Kaçış, okuruna çeşitli yönlerden söz söylemek niyetinde olan, bana kalırsa dertli bir kitap. İçinde bulunduğumuz çağ ile, çağın getirdikleriyle ve götürdükleriyle meselesi olduğu aşikâr. Meseleleri ele alırken de edebî kaygıyı ön planda tuttuğunuzu, dil üzerine zaman zaman çeşitli denemelerde bulunduğunuzu görüyoruz. Öykü türünün imkânlarını ilmek ilmek işlediğiniz derinlikli öykülerde dil de anlatıya hizmet eden unsurlardan biri hâline geliyor. Kitaptaki her öykü, cinnetten kaçışın âdeta bir anahtarı gibi. Yolu direkt söylemiyor da işaret ediyorsunuz. Çağdaşınız birçok yazar kendi ve yakın çevresini anlatmaktan öteye geçemezken sizin topluma ve toplumsal hafızaya kayıtsız kalmadığınız aşikâr. Bence Türk hikâyeciliğindeki yerinizi de bunun üzerine inşa ediyorsunuz. Yunus Emre Özsaray için Distopik Cinnetten Kaçış, hikâye yolculuğunun neresinde duruyor? Kitaptaki her iki bölümdeki tematik bütünlükleri de göz önünde bulundurursak bu hikâyeleri kaleme alma sebebiniz nedir? 

Yunus Emre Özsaray: Buna kolay bir cevap verebilmem mümkün değil, yolculuğun nereye gideceğini kestirebilmiş değilim ama her şeyin bu yola dahil olduğunu biliyorum. Her geçen zaman bize yeni armağanlar getiriyor, biz bunlara gönlümüzü, idrakimizi açtığımızda, bu idrak hikâyemizin devamını sağlıyor, bu yüzden zamanın getirdiklerine bakabilme gayretimizi kaybetmediğimiz sürece hikâyemiz devam edecektir. “Çağdaşınız birçok yazar kendi ve yakın çevresini anlatmaktan öteye geçemezken sizin topluma ve toplumsal hafızaya kayıtsız kalmadığınız aşikâr” diyorsunuz bu sanırım kendimle ve yakın çevremle hiçbir sorunumun olmamasıyla, olanları olduğu şekliyle hayatıma buyur etmemle ilgili olsa gerektir. Bir şeyler ters gidiyorsa bunu öykülerde yeni bir dünya yaratarak ve farklı bir şekilde yansıtarak düzeltmeye, dolayısıyla da kendime unutturmaya çalışmam.  Ben etrafımdaki insanları her halleriyle kendi hikâyemin birer kahramanı olarak görürüm. Onlar bir başka ve yazılamayacak hikâyenin kahramanıdırlar benim için, bu yüzden yazacağım hikâyeye çevremden değil uzaktan malzeme aramaya çalışırım. Çevrem var gibi göründüğü yerlerde de aslında başka meseleler vardır.

Sebahat Meraki: Distopik Cinnetten Kaçış, bir çırpıda okuyup kenara bırakılabilecek kitaplardan değil. Kitabın içerisindeki hikâyelerin alt metni oldukça çeşitli. Bir yazar olarak sosyoloji, psikoloji, tarih özellikle sanat tarihi gibi pek çok alandan beslenmiş ve bu alanlardaki birikimleri öykülerinize aktarmayı başarmışsınız. Bu durum şüphesiz ki pek çok yazarın başarmak isteyeceği bir şey. Ancak yoğun altyapıya sahip metinlerde estetiğin geri planda kalması da oldukça olası. Bu sebeple hem dolu dolu hem de edebî haz veren metinlerle karşılaşmak oldukça zor. Peki, siz bu hikâyeleri yazarken estetik kaygısı yaşadınız mı? Sosyoloji, tarih gibi alanların yoğun olduğu metinler yazma sürecinizde size “acaba bu sanat mıdır?” gibi sorular sordurdu mu yoksa Yunus Emre Özsaray’ın estetikten evvel bir içerik kaygısı mı vardı? 

Yunus Emre Özsaray: Şimdiye kadar oldukça farklı kurmaca metinler okudum. Benzer şekilde okuduğumu dahi unuttuğum tarih, felsefe, sosyoloji, edebiyat teorisi metinleri... Ben yazarın okuduklarının toplamı olduğunu düşünürüm. Dolayısıyla okuduklarımızın bir hasılası olarak bizde yazar kişisinin karakteri biçimleniyor. Bir eseri yazmaya başladığınızda farkında olun veya olmayın siz, o zamana kadar edindiğiniz estetik duyuşun çıktısıyla o metne biçim veriyorsunuz. Picaso demişti sanırım, “ Kötü sanatçılar kopyalar, büyük sanatçılar çalar.” Sanatta çaldığınız fark ediliyorsa, kopyalamışsınız demektir, o zaman kötü sanatçısınız. Postmodernlerin çoğu çalmayı beceremedikleri için kopyalarlar. Şeyh Galib diyor ya “Esrârını Mesnevi''den aldım. Çaldımsa da mîrî malı çaldım. Fehmetmeğe sen de himmet eyle.” Neticesi estetik kaygısı böyle bir şey, okuduğum pek çok eser benim o “neşteri” kullanma biçimime yansıdı. Madem ki eser bu derece katmanlı, demek ki “çalmayı” başarabilmişim, eseri fehmetmeye de artık okuyucu biraz  himmet eylesin.

Keziban Soylu: Öncelikle tebrik ederim hocam. Kitabın geneline yayılan bir ironik üslup ve metinlerarasılık var. “Saatlerle Oynama Enstitüsü”, “Muhayyile Saltanatından Kısa Görüntüler”, “Hikâye Geldi Kokuya Dayandı” ve diğerleri. Hemen hemen her hikâyede bu tekniklerin sağladığı imkânla metinleri oluşturuyorsunuz. Hem toplumsalı hem fikir altyapısı hem dil ve biçimi harmanladığınız öyküler bunlar. Hikâyede izlediğiniz yol bu muydu? Bu teknik ve dil oyunlarını “zekice tuhaflıklar” olarak mı nitelendirirsiniz yoksa -temsilen- Abdullah Faruk’a gerçek bir hikâye verebildiniz mi? Çünkü hikâyeye dair bir poetikanız var bunu biliyoruz, son kitabınızla o istediğiniz altyapı, teknik, dil ve üsluba ulaşabildiniz mi sizce?

Yunus Emre Özsaray: “Zekice tuhaflıklar” ifadesi de ironi barındırıyor aslında. Bir öyküde hem kurgu tekniği açısından hem de dil açısından alışılmadık yenilikçi bir biçim yakalamak ayrıksı bir zeka işidir. Böylesi öyküler bize biraz tuhaf, biraz yadırgatıcı gelir. Peki neden böyle bir tercihte bulunmuştur yazar, çünkü anlattığı hikâyeyi kendine ait kılmak ister, elimizdeki metin hepimizin binlerce kez dinlediği bir hikâye de olsa artık o metin başkalaşmıştır. Yazar ona kendi nefesini üflemiştir, onu farklılaştırmıştır. Açıkçası böylesi başarılı metinleri okuduğumuz zaman yadırgasak da büyüleniriz, nasıl olmuş da böyle olmuş, bunu nasıl düşünebilmiş, başarabilmiş deriz. İşte tam senin söylediğin hem toplumsalın, hem fikrin, hem dilin, hem biçimsel gücün bir araya geldiği yani muhteva ile biçimin birbirinden ayrılmaz şekilde bütünleştiği öykülerin yazarlarıdır bunlar. Öykücülüğümüzün güçlü kalemlerinin hikâyelerinde hep bunu görürüz. Ama biz bunlara “zekice tuhaflıklar” demeyiz.  “Zekice tuhaflık” ifadesi bende küçültücü, hafife alıcı bir anlamda. Bazen öyle metinler okuyorum, evet ortada biçimsel deneyişler var, dilin ayrıksılaşması var ama öyküyü biraz kurcaladığınızda bunun sadece “zekice tuhaflık” olduğunu görüyorsunuz, metin “ben de akrobatik hareketler yapabiliyorum diyen bir cambazın” kaleminden çıkmış.

Abdullah Faruk’a gerçek bir hikâye verebildiniz mi konusuna gelirsek, bunu başardığımı düşünüyorum. Bu karakter, kitaba ismini veren öyküde karşımıza çıkıyor, biyoteknolojik göndermesi evet açık şekilde transhümanizm üzerine ama kültürel yönden de ona sanatın insansızlaştığı, kutsaldan arındığı bir evrenin son-ucu diyebiliriz. Bu kültürel son-ucun başlangıç evresine dönersek Nietzsche’de 1880’lerde insanın ölümü ve üstüninsanın ortaya çıkışı meselesi karşımıza çıkar.  Tanrı’nın ölümüyle insanın ölümü bağlantılıdır onda. Tam burada sözü biraz Calinescu’ya bırakalım, diyor ki Modernliğin Beş Yüzü’nde “ tarihsel olarak, avangardın ortaya çıkışı ve gelişimi, kutsallıktan çıkmış dünyadaki insanın kriziyle bağlantılı görünüyor. 1925 gibi erken bir tarihte Ortega Gasset yeni ya da modern sanatın çarpıcı özelliklerinden birini tanımladı: insanlıktan çıkarma. Ona göre, bu aslında bir hümanizm, insancılık olan ondokuzuncu yüzyıl gerçekçiliğini sona erdirmişti. Eserlerinde insan imgesini çarpıtan ve genellikle de ona yer vermeyen, insanın normal vizyonunu çarpıtıp onun sözdizimini bozan kübistler ve fütüristler insanın modası geçmiş bir kavram olduğunun bilincine varan ilk sanatçılardı.”  Şimdi yeniden Abdullah Faruk’a dönersek o bu ismi almadan önce hem transhümanist projenin hem de sanatın insansızlaştığı bir evrenin, her iki anlamda da üstüninsanın kurgulandığı bir dönemi yaşıyordu ama bu evrenden kaçarak tabiri caizse yeniden 19. yy öncesi bir zamana, yani “Dibace” başlıklı bölümü hatırlarsak henüz şehrin curcunaya dönmediği bir zamana kaçtı, yani kendindeki tanyerinin ağarışını buldu. Biz de ona bir hikâye hediye ettik 19. yy öncesinden, halk hikâyesi formunda, Abbuş’un hikâyesini...

Oğuzhan Oğuzbey: Distopik Cinnetten Kaçış, her manada okuru doyuran bir kitap. Yazarlık kariyerinize genel bir çerçevede bakacak olursak dört hikâye kitabınızın da birbirinden çok ayrı özellikler barındırdığı söylenebilir. Geniş konu yelpazesinde her konuyu ele alıp yazabiliyorsunuz. Bu durum bilinçli bir tercih mi? Öte yandan işlediğiniz konuları öykü türünün taşıyamadığını da bir okur olarak düşünüyorum. Bakış açınız, kullandığınız dil, romana da göz kırpıyor ve romana da yakışır gibi duruyor. Getirdiğim yoruma bakarak, türler arası böyle bir ayrım hakkında ne düşünürsünüz? Siz türleri ayırır mısınız?

Yunus Emre Özsaray: Öykünün her türden konuyu taşıyabilecek bir hüviyeti var yeter ki yüklemenin yollarını bilin. Meşhur hikâyedir anlatılır, güya Yunus Emre, Mevlana Hazretleri’nin Mesnevi’sini okuyunca demiş ki “ Mesnevî güzel ama çok fazla uzatmış, ben olsam derdim ki ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.” Şimdi bu rivayet doğrudur değildir ayrı bir konu ama roman Mesnevi gibiyse (benzetenler var) söz gelimi öykü de Yunus’un bu mısrası gibi bir şey, söylemeyi becerebilirseniz. Geçenlerde bir roman okudum, Türk Edebiyatı’ndan sağlam bir isim, sanırım 400-500 sayfa vardı. İki günde bitirdim. Güçlü de bir roman. Bir daha da dönüp okumam sanırım. Sonra kendi kendime şöyle dedim, “bir dirhem bal için bir çeki keçiboynuzu çiğnedim.” Bu roman türünü küçümsediğim anlamına gelmesin ama bırakın 400 sayfalık bir öykü toplamını sağlam yazılmış 70-80 sayfalık bir öyküler toplamını okumak bile sizin günlerinizi alır. Dolayısıyla kısacık bir öykünün taşıdığı ağırlığı romana yüklerseniz ortaya mesela Ulysses gibi bir başyapıt çıkıyor, demek ki iyi bir öykünün gücü romana kıyasla çok daha fazla. Dahası öyküden romana geçiş yolu öyle sandığımız gibi kolay değil, öykü romanın bir aşaması, bir hazırlığı da değil, apayrı bir şey. Bizim bugün uğraştığımız öyküler, romandan çok şiire yakın. Bu yakınlık genelde sentaksın şiirselleşmesi olarak düşünülür ama hayır, yani yeri geldiğinde o da olur, hatta kelimeler bile deformasyona uğratılır ama gerekiyorsa tabi, dozunda bu imkânları da kullanır öykü ama burada şiire yakınlıktan kasıt esasta kelimelerin anlam yükünün artmasıdır. Dahası roman diyalojiktir, öyküde bunu pek göremezsiniz. Öykü dar alanda kısa paslaşmalardır ve bu çoğunlukla zordur.

Rabia Altuntaş: “Hepimiz distopik bir cinneti yaşıyoruz.” Yunus Emre Özsaray’ın Distopik Cinnetten Kaçış eseri, günümüz distopik cinnetinin farklı veçhelerine ayna tutuyor âdeta. Alt üst edilen zaman, bu zamanın hazzı ve hızzı içine kıvranan şehir; modern zamanın kurucu mimarı kabul edilen Medici ailesinden bu yana yaşanan değişim ve tanrılaşan insan; sanal dünyanın hâkimiyetinde gerçeğin hakikatin yitimi; çalınan, unutturulan geçmiş, kültür, hafıza ve ekmek büfesinde Cortazar okuyan adam… 

Modern cinnetin ağları sunarken bir öyküsüyle sorduruyor yazar: “Hepimiz mi göğüs kafesimizde bir hayvan besliyoruz?” Ondan sonraki öykü “Bana İsmail deyin” diye başlayan Moby Dick’e gönderme yaparak “İsrail deyin bana…” cümlesiyle başlayarak âdeta sarsıyor okuru. İçine dönüyor insan ve düşünüyor: Zulme sessiz kalan da bir nebze İsrail mi olur? 

Daha sonraki öyküler, Filistin meselesine dikkat çekiyor. Bilhassa Lilith, Rim’in kahkahalarını çalamayınca insan yeniden soruyor: Distopik cinneti tek yaşamayan Özgür Gazze halkı mı? 

Bu minvalde sorum: Gerçekten modern hayatın kıskacındaki bizler, distopik bir cinneti mi yaşıyoruz? Gazze bu cinnetin ağına kapılmadan yaşayan tek yer mi? Ve son olarak kurmaca metinler, Filistin meselesine, Gazze’ye sizce ne kadar ayna tutabiliyor?

Yunus Emre Özsaray: Evet, bu soru öykülerin üst olarak adlandırdığım bölümüyle alakalı daha çok. Üst bölümünde odaklandığım mesele Filistin oldu. Çünkü altta olup bitenlerin, bir neticesi aslında bugün Gazze’de yaşananlar. Alt neydi, hem yaşadığımız çağdaki görünümüyle yeni bir dünya tasavvuruydu hem de o tasavvuru hazırlayan tarihsel, ekonomik sebeplerdi. Tarihsel süreci bir kenara bırakıp mitolojik katmana inersek ölümsüzlüğü arayan Gılgamış’ı, onun Enkidu ile birlikte Humbaba’yı öldürüşünü buluruz. Neticede diyeceğim o ki insanlığın bu alt yapısı, üstte yaşadıklarımızın bir sebebi. İnsanlık yani sadece modern hayatta değil her dönemde düzeni veya diyeyim ki logosu temsil eden hakikat ile bağ kuramadığı takdirde mitosun tahakkümünde olanların zulmüyle karşılaşacaktır.  Lilith ve Rim Kuşları öyküsü masalsı formuyla bu karşıtlığı sunuyor evet, ve evet Distopik Cinneti yaşamayan tek yer Gazze şu an dünyada, çünkü görünen o ki mitostan çıkamayanların vahşice yok etmek istediği ve buna meydan okuyan tek yer orası. Bizler mi, bizim halimizi görmek isteyen de Moby Dick’i küresel ekonomik sistemin ağında olanlar üzerinden bu gözle bir okusun.

Şerife Saliha Bozoklu: Dördüncü öykü kitabınız hayırlı olsun öncelikle. Distopik Cinnetten Kaçış kendi okuma serüvenimde özel yer edinen bir eser oldu. Edebî şölen olmasının yanı sıra oldukça güçlü alt metinlere sahip ve son zamanlarda edebiyat dergilerinin de yavaş yavaş gündemine girdiğini gördüğümüz transhümanizm bu alt metinlerde okunabiliyor. Bu konu sadece bilim ve teknik ile ilgili görüldüğü için daha çok bilim kurgu türüne bırakılmış vaziyette. Ancak konuya biraz eğildiğimizde bu “izmin” hayatın her alanına yansımaları mevcut ve Distopik Cinnetten Kaçış'ta okuduğumuz hikâyelerde bunu görebiliyoruz. Ben sorumu biraz geniş çerçevede sormak istiyorum bu yüzden. Ekonomi, siyaset, sosyoloji, psikoloji vs. hayatın hemen hemen her alanında var olan ve oldukça da güncelliğini koruyan bir konu neden sadece bilim kurgunun alanı gibi görülüyor? Bu noktada transhümanizm ve edebiyat noktasında düşünceleriniz nelerdir?

Yunus Emre Özsaray: Transhümanizm, insanın biyolojik evrimi, bu anlamda tasarlanan bir üstinsan tahayyülü gibi çağrışımlarla yüklü olduğu için öncelikle bilim kurgunun malzemesiymiş gibi düşünülüyor. Russell Blackford’un açıkladığı gibi, transhümanizm bir felsefe değil, geniş kapsamlı bir entelektüel harekettir. Transhümanizm konusundaki tartışmalarda Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’te ilk olarak ortaya attığı üstüninsan idealinin nereye yerleştirilebileceği konusu gündeme getirilir. Bu hususta kafa yoran kimi isimler, Niçe’nin üstüninsan modeliyle transhümanizmin ideali arasına kesin bir ayrım koyar ve Niçe’nin görüşlerini ruhsal ve ahlaki bir dönüşüm tarafına kaydederken, transhümanizm fikrini bilim, teknoloji ve yapay zeka gibi gelişmelerin olduğu tarafa kaydederler. Bazı isimler de Niçe’nin ortaya attığı üstüninsan fikrinin transhümanizmin zeminini hazırlamada kritik bir rol oynadığını söyler. Bu iki düşünce arasında bir ilgi kurulması bazı meseleleri açıklamak noktasında bize daha fazla katkı sunar. Hele ki bizim üzerinde kafa yorduğumuz edebiyatın, sanatın anlamsızlaşması meselesinde bu ilgi kurulursa, günümüz edebiyatına yön veren derindeki meseleleri anlamak biraz daha kolaylaşır. Nietzsche’nin üstinsanı da transhümanist “öte-insan” hayali de tanrısallaşma idealinin versiyonlarıdır. Konuşmanın bir yerinde Calinescu’ya atıfla demiştik ki avangardın ortaya çıkışı ve gelişimi, kutsallıktan çıkmış dünyadaki insanın kriziyle bağlantılıdır. İnsanın krizi ise tanrısallaşma krizidir. Ortega Gasset diyor ki yeni ya da modern sanatın çarpıcı özelliklerinden biri insanlıktan çıkarmadır.  “Rabbimiz bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz.” ayetinde  Allah cc yaratmasındaki hikmete vurgu yapılıyor. O hiçbir şeyi boşuna yaratmamıştır. Allah cc abesle iştigal etmez, biz anlamayabiliriz belki. Peki şimdi dönelim çağdaş sanata, “insanlıktan çıkarak tanrısallaşan” çağdaş sanatçı da kendinin abesle iştigal etmeyeceğini varsayıyor. Her yaptığı işte mutlaka bir hikmet olduğunu düşünmemizi istiyor. Transhümanizm eğer ki biyolojik bir tekamül ütopyasına vurgu yapıyorsa, bunun sanattaki yansıması çağdaş sanatın anlamsızlığı yüceltme idealidir. Distopik Cinnetten Kaçış’ta transhümanizmin ve üstüninsan düşüncesinin farklı görünümlerine bir sahne kurmaya çalıştım. Bu kimi öykülerde biyolojik evrime, kimi öykülerde iktisadi evrime, kimi öykülerde de sanatın dönüşümüne odaklanarak oldu. Ve her şeyi son ucundan düşünerek değil, tarihin hercümerç olacağı bir zeminde kimi zaman sebebi, kimi zaman sonuçları kurmaca sahnesine çağırarak bu öyküler kuruldu.

 

 


Yorumlar


Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun

© 2026 Nev Hikaye, Tüm Haklar Sakldır

  • Facebook
  • Twitter

Wixprof web tasarım

 
bottom of page