Durmaksızın Ölürler

Büşra Çelik: Sebahat, uzun zamandır heyecanla beklediğimiz ilk hikâye kitabın okurla buluştu. Umarım ki Durmaksızın Ölürler nice okura ulaşır. Evvela kitaptaki dilin pürüzsüz hâlini ve kelimeleri bir araya getirerek oluşturduğun ahengi çok sevdim. Kitaptaki her hikâye kadim bir ses taşıyor âdeta. Bununla birlikte o kadim sesin bir gerekliliği olsa gerek, gerçeklik çizgisinin kırıldığı öyküler görüyoruz. Bu noktada sana şunu sormak isterim: Çağdaşımız pek çok yazarın takip ettiği bu kadim ses, zaman zaman hepimize benzer metinler yazdırıyor. Bilinçli bir durumdan bahsetmiyorum fakat şunu merak ediyorum Sebahat Meraki’nin öykülerini öteki benzer seslerden ayıracak olanın ne olduğunu düşünüyorsun? Durmaksızın Ölürler ile hikâye serüvenine dair ne söylemek istedin?
Sebahat Meraki: Merhaba Büşra. Güzel dileklerin ve eleştirilerin için çok teşekkür ederim. Evet, senin de ifade ettiğin gibi kimi öykülerimde gerçeklik kırılıyor, bu kırılmaları ise genelde ihtiyaç dahilinde yapıyorum. Mesela “Paradoks” adlı hikâyemde, annesinin yaptırdığı muska ile fiziken başka birine dönüşen Yaşar aslında sırf gerçek üstü unsurlarla bezeli hikâye yazmış olmak için değişmedi. Orada zincir teorisinden yola çıkarak değişen insan aynı kişi midir, sorgulaması yapmak istedim. Ve bunu yaparken insan olarak varlığımızı da düşünmekten geri duramadım. Netice de geçmişe dönüp beş yaşındaki hâline bakarsan bugünkü Büşra’dan bambaşka bir insan görürsün. O kızı alıp karşına konuştuğunu düşünmek bile çılgınca olur ve gerçekliği zorlar. İşte bu sorgulamaları merak ettiğim ya da hayatın içerisinde normalleşen bu acayiplikler beni heyecanlandırdığı için ister istemez gerçeklik sınırını zorladığım zamanlar oluyor. Beni diğer metinlerden ya da seslerden ayıracak olan durumun da en başta bu heyecan olduğunu düşünüyorum. Biraz daha açık cevap vermek gerekirse, bahsettiğin öyküleri anlıyorum ve onlara vakıfım. Hatta gerçeküstü tarzında elimde iki kitap tutup ikisinin de aynı olduğunu düşündüğüm zamanlar oldu. Fakat benim pek çoğunda rastladığım yeniden kurulan dünyalardı ya da geleneksel, mitolojik metinlerden izlerdi. Ancak benim metinlerimde karakterler tuhaf olsalar da günlük hayattan, keza olaylar da. Alışık olduğumuz dünyada bazen olmadık şeyler oluyor o kadar. Bu durumda yaşadığım dünyanın olağanüstülüklerini sorgulama heyecanından kaynaklanıyor. İşte şu ana kadar anlatmaya çalıştığım hâller hem kitabımı bir başkasından ayırıyor hem de yazdıklarımın benim öykülerim olmasını sağlıyor. Tıpkı diğer tüm yazarlar da olduğu gibi.
Şerife Saliha Bozoklu: Öncelikle ilk hikâye kitabın hayırlı uğurlu olsun Sebahat, nice okura ulaşsın inşallah. Okurken bir taraftan durup soluklanmak istediğim ama diğer taraftan da merakla sayfalarını çevirdiğim bir kitap oldu benim için, kalemine sağlık. Durmaksızın Ölürler ismiyle müsemma bir kitap; “Toprağın Altında” ve “Toprağın Üstünde” olmak üzere iki bölümden oluşmakla birlikte temel çıkış noktası ölüm. Bu yüzden sorumu biraz genel bir çerçeveden sormak istiyorum. Günümüz toplumunu nitelerken kullanılan ifadelerden birisi de olumluluk toplumu; zira olumsuzluk olarak nitelendirilen pek çok şey yok sayılma eğiliminde. Bu olumsuzlukların en başında da acıdan kaçınma, yas tutma ve ölüm düşüncesi geliyor. Yaşlılığa tahammül edemeyen, acı çekmeyi zayıflık olarak niteleyen, ölümün değil kendisine, kelimesine dahi tahammülün olmadığı hatta ölüme savaşın açıldığı bir global sistem mevcut. Bilmem katılır mısın ama ölüm her ne kadar edebiyatın kadim konularından olsa da onun da bu zihniyetten nasibini almış olduğu düşüncesindeyim. Böyle bir dünyada sana bu öyküleri yazdıran motivasyon nedir?
Sebahat Meraki: Merhaba Şerife. Sana da güzel dileklerin ve eleştirilerin için çok teşekkür ederim. Aslında cevaplaması hem çok kolay hem de zor bir soru. Çünkü bazı öykülerim o kadar bilinçsizce yazıldılar ki onları yazdıran motivasyon neydi ben de uzun süre bulamadım.
Öncelikle sorunun sonundan yani motivasyon kısmından başlayayım. Aslında ölüme dair öyküler yazmamdaki ana motivasyon çoğu karakterin hikâyesinde ölümden başka seçenek olmamasıydı. Saymadım ama öykülerimin yarısında fiziki bir ölüm varsa yarısında da yoktur. Kitabın iki bölümünden oluştuğuna değinmişsin ya, bu bölüm isimleri de fiziki ölüm ile mecazi ölüme sahip olan karakterleri ayırmak için verilmişti zaten.
Hikâyenin gidişatı gereği ortaya çıkan zorunluluk dışında ölümü işlememin nedeni ise bilinmez, olağanüstü ya da karanlık olanın beni heyecanlandırmasıydı. Olmayacak olana ya da korkulana duyduğum heyecan asla cesur biri olduğum için değil, aksine çok da korkak bir çocukluk geçirdim. Fakat mucizeler, gariplikler hep ilgimi çekti ve ölüm de aslında dünyadaki en büyük hakikat olmasına rağmen baştan sona garipliklerle dolu bir kavramdı. Zaten çoğu insan fiziki olarak ölümden değil de ardındaki bilinmezlikten korkar. İnanan bir insan için sonrasına dair fikrimiz olsa da başımıza geleceklerden emin olamayız daha da mühimi başımıza geleceklerden kaçamayız. İşte bu sebeple korkunç olan bir kavramı tüm bilinmezliğiyle hayatımızın merkezine almamız lazım. Dediğin gibi bu çağda ne kadar ötelersek öteleyelim ölüm hala var. Ve hiç birimiz ölümü öldüremiyoruz, öldüremeyeceğiz de. Böylece ölüm derken hem korkunun hem ümidin hem bilinmezliğin iç içe geçtiği bir kavramdan bahsediyoruz. Bu kavram da doğası gereği sahip olduğu özellikleri neticesinde beni heyecanlandırıyor. Onun varlığı sadece özellikleri itibarıyla değil, özelliklerine rağmen insanlığın olağanı olması neticesinde beni kendine çekiyor. Zira bir insanın ölümünü her şeye rağmen hayatın rutin seyrinde görüp çok da etkilenmeyenlerdenim. İşte kendisiyle böyle kaçınmalı, bağlanmalı bir ilişkim var.
Rabia Altuntaş: Sebahat öncelikle uzun bir emeğin, gayretin neticesi olan ilk öykü kitabın hayırlı olsun, hayırlar getirsin. Bir insan belki de yılları kapsayan eserini eline aldığında kendinin de izini sürüyor gibi hissediyorum. Eseri kendisine ayna oluyor âdeta. Zihninde gönlünde gizlenen, kendinin bile kimi zaman fark edemediği düşüncelerinin, duygularının bir haritasını sunuyor. Kimi zaman da yazdıklarının bir merkezde toparlandığını fark ediyor insan; kasıtsızca, sadece kendi akışında… Durmaksızın Ölürler kitabında da isminden de anlaşılacağı üzere ölümün farklı çehreleri, toprağın altındakileri ve üstündekileri çepeçevre saran hâli eserin merkezini oluşturuyor. Bu anlamda senin için ölüm ne anlam ifade ediyor? Ölüm konusu kasıtlı olarak mı yoksa farkında olmadan mı öykülerinin merkezinde yer alıyor? Son olarak öykülere yansıdığı üzere insan yaşarken yaşadıkları etkisiyle durmaksızın ölürken aslında yaşadıklarının aynasında kendini okuyup, keşfederse durmaksızın diriliyor olabilir mi?
Sebahat Meraki: Merhaba Rabia. Çok güzel bir giriş yapmışsın soruna. Gerçekten de söylediğin gibi benim içim de kendi izimi sürdüğüm bir ilk kitap oldu.
Aslında ölüm ile ilgili soruna kişisel yaklaşırsam Şerife Saliha’ya söylediklerime paralel cevaplar verebilirim. Ama öykülerimdeki varlığını yukarıda bahsettiklerimle açıklayamam. Senin soruna da daha çok bu açıdan yaklaşayım.
Öykülerimde ölümü işlemek çok da benimle ya da ölüm üzerine düşüncelerimle ilgili değil. Orası kurgu dünya, yapay ve gerçek değil. Böyle bir dünyada kimi zaman karakteri öldürmek bana keyif veriyor. Mesela “Kadavra”da Babik’in ölümü yazarken çok eğlenceli ve heyecanlıydı. Çünkü o ölüm biçimi gerçek hayatta dehşetle yaklaşacağım bir olay. Fakat Ravinat gerçek değil, öykü dünyasında sevap günah yok. Ve o hikâye için ölüm çok olağandı, aynı zamanda gerekliydi. Fakat ölümü her zaman bilinçli şekilde de işlemedim. Northop Frye bir yazarın elinden çıkan en iyi işlerin istemsizce olduğunu ya da öyle gördündüğünü söyler. İstemsizdir çünkü edebiyatın biçimleri onun dizginlerini ele alır der. Ben de böyle düşünüyorum. Yazar her ne kadar yazdığının farkında da olsa, kalem onun elinde de olsa bazen dizginleri gevşetir ve hikâye yolunu kendi seçer. Bazı öykülerimde de ölüm kendiliğinden gelen ve yerine yakışan bir seçenek oldu. Fakat her ne kadar genel tema ölüm gibi görünse de ben karakter hikâyelerinin daha öne çıktığını düşünüyorum. Ölüm üzerine yoğunlaşan okumalar da beni düşündürüyor. Gerçi ölüm temasını bu kadar öne çıkarmanın doğal sonucu da olabilir tabii :)
Son sorduğun soru olan dirilme mevzusu da ayrı bir konu. Aslında insanın dünya üzerindeki her mecazi ölümü aynı zamanda yeni bir doğumdur. Böylece senin de söylediğin gibi diriliş söz konusu olabilir. Ne de olsa insan öldükten sonra aynı kişi kalamaz. Belki burada ikizler Sebati ve Necati’yi örnek verebilirim. Sebati abisinin hastaneye kaldırılmasıyla bir kırılma anı yaşamıştı. Bir nevi ölümdü onun için. Ve artık başka düşünüyordu. Bu değişimi “Ölümün Efendisi” ya da “Çorbacı Hikmet”de de görebiliriz. Yani önemli bir noktaya dikkat çekmişsin. tam da söylediğin gibi her ölüm bir dirilişe sebep olmakta.
Merve Çakır: Durmaksızın Ölürler epey uzun yoldan geldi, hayırlı uğurlu olsun. İnsan arkadaşının yazdıklarına genel manada hâkim olsa da her şey iki kapak arasına girince bir farklı oluyor. Bunu önce Büşra’nın kitabında tecrübe etmiştim, şimdi de senin yazdıklarında tecrübe ediyorum. Kitabı okurken senin olduğunu unuttum bir an; yazar ne güzel, ne iştahlı anlatmış hikâyesini dedim. Bu kadar temiz, ayakları yere basan hikâyeler anlatmak bugün herkese nasip olan bir şey değil. Senin hikâyelerini öne çıkaran noktanın burası olduğunu düşünüyorum. Kitapla ilgili merak ettiğim, evet hâlâ bir şeyleri merak ediyorum, birkaç şey var ama öncelikle Durmaksızın Ölürler’in hikâyesini soracağım sana. Bu soru ilk söyleşinin şanındandır, malum. Daha sonra da hikâyelerdeki karakterlerin isimlerini neden böyle tercih ettiğini sormak isterim. Bundaki tek amaç hikâyeni diğerlerinden farklı kılmak mı?
Sebahat Meraki: Merhaba Merve. Ne kadar güzel eleştiriler bunlar, çok teşekkür ederim. Durmaksızın Ölürler adını çok da kolay bulmadık aslında. Öykülerim dosya hâlini almıştı ve kendisine isim gerekliydi. O vakte kadar aklıma gelenler içimize sinmemişti ve son anda hızlıca düşünmeye başladık. Hikâyelerin muhtevası gereği; karanlık, toprak, hisler, ölüm, ağaç gibi kavramlar zihnimizde dolanırken bir sahur vakti ablam buldu kitabın adını. Kitabımda hem gerçek hem de mecaz anlamda ölümü tadan karakterlerim olduğu için isim cuk oturdu. Kendisine de buradan teşekkür edeyim :)
Karakterlerin isimlerini neden böyle tercih ettin derken sanırım kastın Ahmet, Mehmet gibi sıradan isimler olmaması. İsim tercihlerimdeki motivasyonum başka yazarlardan ya da başka öykülerden farklı olmak değildi. Karakterlerimin başkalarından çok farklı olmasıydı. Terzi Behçet, Çorbacı Hikmet, İkizler Necati ile Sebati ya da Pazar Çantalı Mediha... Hepsi o kadar şahsına münhasır insanlardı ki yaygın isimlerden ziyade kendi başına karakteri olan isimlere ihtiyaçları vardı. Çoğunun ihtiyacını da hikâyeye göre belirledim. Zira isimler benim titizlendiğim ve öykünün mesajının bir kısmını da kendisine yüklediğim alandı. Mesela “Üç kere Üç” adlı öykümde aynı kaderi yaşayan çocukların hepsi Peygamberimizin isimlerine sahip. Ya da “Kadavra” adlı öykümdeki yabancı isimlerin sebebi o öyküyü bir zaman ya da mekândan bağımsız kılmak istiyor olmamdı. Bu sebeple o hikâyedeki isimleri kendim uydurdum. Bir anlamları var mıdır bilmiyorum. “Paradoks” adlı öykümde hasta olan Yaşar ise çocukluğumdan bir isim. Memlekette piknik yaptığımız alanda Yaşar’ın mezarı dedikleri bir yer vardı. Hastalıktan genç yaşta ölen uzak bir akrabamızın mezarıydı. Adı Yaşar’dı ama gencecik ölmüştü. Bu tezatlık beni hep düşündürürdü. Bu yüzden “Paradoks”taki hastanın adı Yaşar. Anlayacağın isim seçimlerim genelde belirli sebepler içeriyor. Kitapta böyle bir noktaya dikkat ettiğin için ayrıca teşekkür ederim.
Oğuzhan Oğuzbey: Tekrarlamış gibi olacağım ama evet, ben de kitabını merakla bekleyenlerdendim. :) Kitap elime ulaştığında bir solukta okuyup bitirdim. Gerek dil açısından gerekse kurgu açısından ayakları yere sağlam basan hikâyeler okudum. Sorum ise kitabın dışında bir soru olacak. Bu kadar yoğunluğun, hayat meşgalesinin içerisinde yazma rutinini merak ediyorum. Geçtiğimiz senelerde çocuk kitapların çıktı. Bunun yanında Merve ile “Güzel Tehlike” isimli YouTube kanalına da içerik üretiyorsun. Bu tempoda yazmaya nasıl vakit ayırıyorsun? Seni yazmaya sürükleyen temel bir içgüdü var mı yoksa bir disiplinle mi yazıyorsun? Çocuk ve yetişkin hikâyelerindeki yazma eyleminin geçişkenliğini nasıl sağlıyorsun?
Sebahat Meraki: Merhaba Oğuzhan. Sana da güzel eleştirilerin için teşekkür ederim, sevindim.
Aslında saydıklarının hepsi o kadar rutin işler ki uzun süre bir yoğunlukta olduğumu düşünmemiştim. Fakat zorunlu olarak ara vermem gereken bir kaç günde işler yetişmeyince hakikaten fazla meşgalem olduğunun farkına vardım. Bu işleri bir şekilde idame ettirmemin temel sebebi yazmak dışında tam mesaili bir işimin olmaması. Bir diğer sebep aile evinde olduğum için daha rahat çalışıyor olmam. Son olarak da saydıklarının hepsini işim olarak görmem. Gerek yazmak gerek okumak benim için ciddi bir iş. Savsaklamıyor ya da geçiştirmiyorum. Zaten artık başka türlüsü de imkânsız geliyor çünkü okumak ve yazmak, yemek yemek kadar olağan ve gerekli benim için. Tabii bu tempoda görüldüğü kadar disiplinli de olamıyorum. Özellikle son dönemlerde artan unutkanlığım sebebiyle bazı işleri bir kaç kez hatırlatan arkadaşlarım oluyor, sağ olsunlar.
Yazma eylemi önceleri içgüdü ile hareket ettiğim bir işken zamanla disiplinli bir hâl aldı. Hemingway çalışma temposundan bahsederken ne olursa olsun her gün bir saat bile olsa yazdığından bahseder. Çoğu ünlü ve başarılı yazar her gün mesaili şekilde yazdığını söyler. Yani hiçbiri ilham beklemez. Emek, disiplin ve adanmışlıkla gerçek eserler ortaya çıkar. Ben de bu eylemleri okudukça ve gördükçe daha disiplinli olmaya çalıştım. Canım istemese bile bilgisayar başına geçtim. Maalesef henüz her gün yazamıyor olsam da her gün muhakkak okuyorum.
Yetişkin ve çocuk kitapları arasındaki geçişi ise sıraya koyarak sağlıyorum. Yetişkin metinleri ile fazla hemhâl olunca çocuk için üretmeye, çocuk yazıları ile de çok zaman geçirince yetişkin için üretmeye başlıyorum. Sonra da okumalarımı yazacağım alana göre düzenliyorum. Bir çocuk kitabı üzerine çalışmadan evvel muhakkak art arda üç beş çocuk kitabı okumaya çalışıyorum. Sonra da yazmaya hazır oluyorum, zaten alanı özlediğim için hevesim de oluyor. Geçmişte çocuk kitapları ile çokça uğraştığım için şu sıralar sadece öykü ile ilgilenesim var. O kadar özlemişim ki bir müddet öykü çalışacağım gibi.

Yorumlar