Sen de Öfkelendin mi?
Şerife Saliha Bozoklu: Öncelikle tebrik ederim, ilk kitabınız hayırlı uğurlu olsun. Eser iki ana bölümden oluşuyor: İnsan ve Âlem. Öykülerin, arka kapak yazısında da belirtildiği üzere, etkili bir psikolojik atmosferi olduğu gibi aynı zamanda sosyolojik katmanlara da sahip olduğunu görüyoruz. Olağan Hikâye’nin 2024 Hikâye Yıllığı için yaptığımız okumalar neticesinde yoğun psikolojik katmanlara sahip, merkezinde kadının olduğu aile içi ilişkilerin, travmaların kurguda işlendiği metinlerin bolluğunun yanı sıra; inanç, Tanrı, devlet, dijitalleşme, savaşlar gibi unsurların yokluğu ilgimizi çeken bir husus olurken ortaya çıkan tablonun neden böyle olmuş olabileceği merakımızı da uyandırmıştı. Öykülerinizde ise bu unsurların -elbette tamamı olmamakla birlikte- varlığını görüyoruz. Bu yüzden bu soruyu size de yöneltmek istiyorum, böyle bir yığılmanın sebebi sizce ne olabilir?
Mehmet Akif Demirelli: Teşekkür ederim. Bir alem ve bu alemin içerisinde yaşayan insan var. Bu nedenle bu başlıkları koymayı istedim. Bahsettiğiniz toplumsal unsurları konu edinen metinler önceki yıllarda daha çok işleniyordu. Mustafa Kutlu, Sabahattin Ali, Rasim Özdenören gibi birçok yazar bu konuları işledi. Sorunuz çok güzel ancak tek başına psikoloji disiplini çerçevesi ve bir edebiyat söyleşisinde heba edilmeyecek kadar da kıymetli. İnsanın giderek kendisiyle kaldığı bir çağda yaşıyoruz. Aslında burada kendisiyle kalmaktan kastım biyolojik, psikolojik ve sosyolojik bağlamda bir kendisiyle kalma durumu değil. Çünkü insanın kendisiyle kalması bazen şifadır; o da kendisini özler ve kucaklaşır bu sayede. Çağımızın formlarıyla (sosyal medya platformları vb. birer formdur) işlenen bir canlıya dönüştü insan. Çok klişe ama bunca sosyal iletişim aracına rağmen bağ kurmakta ve sürdürmekte zorlanan yığınlarla iç içeyiz. Bir şeyi klişe yapan da bu aslında. Sürekli tekrar edilmesine rağmen çözümün getirilememesi.
Yazı yazarken düşünen bir zihinden hisseden bir zihne geçeriz. Dolayısıyla metinlerimize de kendimizi aktarırız. Bu aktarım sadece duygularla ilgili değildir. Düşünceler, tutumlar ve değerlerimiz de bu durumdan nasibini alır. Bu laf kalabalığını şunu ifade etmek için söylüyorum; günümüz yazarları metinlerini yazarken doğrudan kendilerini veya bir kurgunun etrafına oturttukları karakterleriyle dolaylı bir şekilde kendilerini aktarıyor olabilirler. Psikolojik konulu hikâyelerin yaygınlaşmasını içinde yaşadığımız dönemin yazılan metinlerin içeriğine de etki etmesi bağlamında değerlendirebilirim. Ancak modern psikoterapi kuramları (Kabul ve Kararlılık Terapisi) bile artık değerlerin merkeze alınmasına vurgu yapmakta. Çünkü değerler toplumu besleyen damarlardır. Damarlarda tıkanıklık olursa kalp kriz geçirir. Medeniyetler ve toplumlar da değerleriyle olan rabıtalarını yitirdiklerinde kokuşmaya başlar. Bu nedenle toplumsal konular ve değerler benim için kıymetli. Ben bir şeyler kaleme alıyorsam eğer bu bilinçle belki de bu bilinçdışımla metinlerimi yazmayı daha değerli buluyorum.
2000’lerden önce ülkemizin özelinde toplumsal çok fazla sorun mevcuttu. Bana sorarsanız şu an bu sorunlar daha da büyüdü. Türkiye her şeyi model almaya çalışan ergenlik dönemindeki bir genç gibi hareket ediyor. Bir kişilik kazanmak istiyor ancak bunu yaparken de çokça eline yüzüne bulaştırıyor. Bu teknik anlamda olmasa da konular üzerinden edebiyatın etkilenmesine elbette sebep olacaktır. Bu soru için bence burada duralım 😊
Merve Çakır: İlk kitabınız Sen de Öfkelendin mi? hayırlı olsun. Sözlerime hikâyelerinizi keyifle okuduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Ancak ilk kitap olmasından sebep birtakım teknik aksaklıklarının, eksikliklerinin de mevcut olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle kitabı keyifle okumamı öykülerde işlediğiniz konular sağladı. Özellikle “Boş Sandalye” hikâyenize dikkati çekmek isterim. Bugün pek çok şeyin olduğu gibi psikolojinin de yüceltildiği bir çağda yaşıyoruz. Fakat siz “Boş Sandalye”de işleri biraz tersine çeviriyor, meseleye eleştirel bakıyorsunuz. Öncelikle “Boş Sandalye”nin yazılma hikâyesini anlatmanızı isteyeceğim sizden. Bir de hazır hem edebiyata hem psikolojiye kafa yoran bir psikolojik danışman bulmuşken sormak isterim, sizce neden bugün psikoloji bu kadar kutsallaştırılıyor? Bu durumun günümüz öyküsüne yansımalarını nasıl buluyorsunuz?
Mehmet Akif Demirelli: Çok teşekkür ediyorum. Boş sandalye Gestalt ekolünde kullanılan bir psikoterapi tekniğidir. Danışanın karşısına boş bir sandalye bırakılır ve oraya ya kendisini ya da başka birisini oturtarak diyalog kurması istenir. Temel amaç bitirilmemiş işlere ulaşmaktır. Oradaki Y karakteri gerçek bir karakterdir. Hikâyesini iyi bildiğim birisidir. Kendisini hep uzaktan izlediğim için bu içsel konuşmaya ona bir hikâyeyle ısmarlamak istedim 😊
Psikolojinin kutsallaşması son yirmi yılda özellikle tavan yaptı. Psikoloji aslında biraz sermayenin de olduğu bir alana dönüştü. Bugün çok düşük bir sınav puanıyla %100 ücretli bir üniversitede psikoloji eğitimi alabilirsiniz. Tabii ekonomik anlamda zengin bir aileniz varsa. Mezun olduktan sonra en iyi ofisi de açarsınız çünkü yine zengin bir aileniz vardır. Ofisle kalmaz ciddi paralar harcayarak ciddi eğitimler de almanız gerekiyor neyse ki zengin aileniz orada da yanınızdadır. Okudunuz, yer açtınız ve ciddi paralar harcayarak iyi bir CV oluşturdunuz. Peki size onlarca seans ciddi paralar harcayarak kimler gelecek? Elbette ya kendisi ya da ailesi zengin olanlar. Diğerleri devlet hastanelerinde zor bela buldukları randevularla ayaküstü kısa bir dinleme sonucunda antidepresanlarla evlerinin yolunu tutuyor olacaklar. Psikiyatristlerin bu bağlamda suçu yoktur çünkü çok fazla yığılma olduğundan uzun görüşmeler yapmaları zordur. Hasılı psikoloji bugün sermayesi olanların tekelindedir.
Kutsallaşmış mıdır? Öncelikle psikoloji Çin malı değildir; hemen bozulmaz. En eğitimlimiz de en eğitimsizimiz de alana çok mistik yaklaşıyor. Çünkü herkes kendisindeki gizemi birilerinden (ruh sağlığı uzmanları) birkaç teknik terimle ya da basit bir hikâyeyle duymak istiyor ve buna heyecanlanıyor. İnsanın kendisini tanıması, anlaması ve bilmesi güzeldir. Kendisini bir girdapta hissettiğinde uzmanlardan destek alması ve ferahlaması değerlidir. Ancak insan hayatın içerisinde sorunların olduğunu, acı yaşayabileceğini, üstesinden gelemeyeceği durumlar yaşadığında bir süre tadının kaçacağını da bilmelidir. Temel duygularımızdan çoğu olumsuz duygulardır. Bizi yaratan bu duyguları neden bize verdi ki? Yaşayalım diye… Her şeyi bir şeye yormak, her acıdan travma devşirmek alanı iyi bilen uzmanların da eleştirdiği şeylerdir.
Sebahat Meraki: Öncelikle ilk kitabınız hayırlı, bol okurlu olsun. Yukarıdaki sorularda da bahsedildiği üzere öykülerinizde psikolojik altyapılar mevcut. Bu sebeple kitabınız genel bir konsepte sahip olmuş ve bu durum da hikâyelerinizi ilgi çekici kılmış. Metinlerinizde benim özellikle dikkatimi çeken unsurlar anlatım tarzınızın soyut ve dağınık olması. Yer yer kusur gibi görünen bu dağınıklığı bilinçli yapıp yapmadığınızı merak ettim. Zira psikolojik sorunların ağırlıklı olduğu metinlerde dağınık bir anlatım oldukça doğal. Tespitimi daha da genelleyerek sormak isterim, anlatım tarzınızı özel olarak mı seçtiniz, yazmak istediğiniz konular için üslubunuz gereği özel bir çalışma tercih ettiniz mi?
Mehmet Akif Demirelli: Sağ olun, teşekkür ederim. Size dağınık gelen teknik boyuttaysa haklı olabilirsiniz zira o duruma sizler kadar hâkim değilim. Ancak bir şizofreni ya da çoklu kişilik vakasını anlatırken bir düzenden bahsedemeyiz. Çünkü bu bağlamda sizin dağınıklık dediğiniz şey hastanın semptomlarıdır 😊 Zaten dağınık ve düzensiz olması gerektir. Aksi taktirde anlatılmak istenen durumu yanlış aktarmış olurum. Bu kişileri daha düzenli ve dağınık olmayan boyutta anlatmak mümkün müdür? Evet mümkündür, bu da benim teknik anlamda yaptığım hatalardır. Ancak bazı hikâyelerde bilerek ve isteyerek bu dağınıklığı oluşturmak istedim. Örneğin “Yargı Kesin Acı Duymak Ruhun Fiyakasıdır”, “Bir Kim misin Ben” gibi hikâyelerde bu durumu bilerek yaptım. İkinci bölümdeki birkaç hikâyede de aynı durumu yaptım. Bazen okur kolaya kaçmasın biraz kafasını yorsun diye bunu yapmayı arzuladım. Bahsettiğim durumlar dışındaysa yorumunuz bu benim sizler kadar hâkim olmadığım teknik durumları etkili kullanamamamla ilgilidir.
Keziban Soylu: Öncelikle tebrik ederim. Benim de sorum şöyle, belki biraz etik mevzusunu da dâhil ederek soruyu sorabiliriz. Mesleğiniz doğal bir sonuç olarak metinlerinizi besliyor ama bunun sınırlarını merak ediyorum, hem psikoloji alanında uzman hem de hikâyeler yazan biri olarak neyden ne kadar beslenirsiniz, bunun elemesini ya da sınırlarını çizdiğiniz oluyor mu, yoksa hikâye avcısı gibi sürekli etrafa göz atan bir yerde misinizdir? Sizi en sonunda hikâyeye iten şey nedir?
Mehmet Akif Demirelli: Çok teşekkürler. Beni hikâyeye iten şey okuduğum kitaplar, çevremde cereyan eden olaylar ve bolca kendime dair çocukluk yaşantılarımdır. Çok ciddi bir hikâye avcısıyım aslında. Çünkü not aldığım ve yazmak istediğim onlarca hikâye var. Ancak doktoramın son demlerindeyim. Son yıllarda sürekli akademik metinlerle meşgul olduğumdan bu hikâyeleri yazmak için hem vakit bulamıyorum hem de ruhsal anlamda o moda girmekte zorlanıyorum. Benim metinlerimi tamamen insanlar, yaşantılarım ve değerlerim besliyor. Bu yüzden de genelde kendimden bahsediyorum başka birisini aktarırken bile bu durum olabiliyor. Çevremde gelişen olaylardan çok etkileniliyorum. Örneğin İlkokul yıllarımda Bosna, Çeçenistan savaşlarını duyardım. Ortaokulda Irak, lise sonrasında Suriye ve hep devam eden Filistin meselesi... Türkiye’nin kendi içindeki mevzularına değinmiyorum bile. Bazı şeyleri politize etmeyi sevmiyorum çünkü kimsenin bizi bu bağlamda umursadığına inanmıyorum. Bizi aşan mevzulara etkimiz olmuyor bari bıraksınlar da birkaç hikâye yazabilelim.
Etik konulara gelecek olursak metinlerimde isim ve net bilgi vermediğim için bu çizgiye dikkat ediyorum. Tv dizilerinde cayır cayır “gerçek bir hikayeden alınmıştır” denilerek çokça yayın yapılıyor. Bana gelene kadar oralara baksınlar Ya da bana da baksınlar. Çünkü “Altmış Beş Yaşındaki Hasan Emmi Neden Vesikalık Fotoğrafıyla Facebook Hesabı Açtı” hikâyesinden bir dizi çıkabilir.
Büşra Çelik: İlk kitabınız Sen de Öfkelendin mi? hayırlı olsun. Kitabın kapağını aralamadan evvel bile mesleğiniz ve kitabın ismini göz önünde bulundurduğumuzda insan psikolojisinin irdeleneceği bir kitap okuyacağımızı anlıyoruz. Son yıllarda özellikle öykü türünde derinlerdeki hikâyenin irdelendiğini, insanı yalnızca bugünkü hâliyle değerlendiren değil de perspektifini geçmişe de yönelten eserler kaleme alındığını görüyoruz. İnsanı var eden hiç şüphesiz ki görünenin ardındaki görünmeyende de saklı. Sizde öykülerinizde benzer bir yol izliyorsunuz. Bu noktada şunu sormak istiyorum: Sizce yazar için bir nevi psikolojik açıdan “problemli” diyebileceğimiz karakterler üzerine kurgulanan eserler yazmak, kurguyu ve estetiği geri plana atarak hikâyeyi zayıflatan bir kaçış olabilir mi?
Mehmet Akif Demirelli: Sağ olun, teşekkür ederim. Hayır olamaz. Ben üslup ve teknik anlamda bu hataları yapmış olabilirim metinlerimde. Ancak problemli karakterleri çok iyi aktaran yazarlar da var. Derginiz için kişilik bozukluklarının hikâyelerimizdeki örneklerini ele aldığım yaklaşık 7-8 yazı yazdım. Bu karakterlerin hepsi sizin dediğiniz tanımlara uyuyor. Bahsettiğiniz tipleri oldukça etkili ve kusursuz aktaran birçok yazar var. Örneğin Sabahattin Ali kendi döneminde henüz güncel semptom versiyonu yayınlanmamış bazı rahatsızlıkları oldukça doğru ve bugünkü haliyle kaleme alabilmiştir. Günümüz yazarlarında bu biraz eksik kalabiliyor. Çünkü bazı metinlerde doğrudan kendisini aktaran ama bunu yaparken de tutarsızlıklar sergileyen yazarları gördüm. Mesela anlattığı karakter bir rahatsızlığı tam karşılamıyor. Yani tam olarak narsist diyemiyoruz ya da depresyonda. Bir yerler eksik kalıyor. Ama üslup güzel. Ya da karakteri çok iyi vermiş ancak metinde problemler var. İkisini aynı anda yapabilmek mümkün. Bu karşılanınca sanırım büyük yazar oluyorsunuz.
“İnsanı var eden görünenin ardındaki görünmeyen” ifadeniz için de birkaç cümle kurmak isterim. Yazar bir metin kaleme alırken çok az söyleyen bir canlıdır. Çoğu zaman söylenir. Söylemek aklın, söylenmek kalbin işidir. Söylemek karşımızda olan söylenmek ise derinlerde karşılık bulan bir dinamiği barındırır içerisinde. Çoğu zaman kalemini bir kürek gibi toprağın altından çıkardığı malzemelerle süsler yazar. Bana sorarsanız metinlerimizde çokça söylenir biraz söyleriz. Bunun hemen hemen bütün yazarlar için geçerli olduğuna inanıyorum. Yazar eserinden bağımsız olamaz.

Yorumlar