top of page

Büşra Çelik

  • Yazarın fotoğrafı: Oğuzhan Oğuzbey
    Oğuzhan Oğuzbey
  • 6 gün önce
  • 7 dakikada okunur

Rabia Altuntaş: Düşlerinde Elma Kokusu’nun kapağını açınca beni tefekküre sevk eden bir ithaf çıktı karşıma: “Kalbini toprakta büyütenlere…” Toprakla anlatılmak istenen ne olabilir? Nasıl bir şey ki kalbi büyütmeye vesiledir? Satır aralarına gizlenen toprak kelimesine takılmaya başladı gözüm… Çınarın gölgesindeki toprak, çorak toprak, engereğin süzülüp geçtiği toprak, beyaza bürünen toprak, kırlangıcın yuvasını inşa ettiği toprak, doğup büyüten toprak… Ve “Doyurmayan Toprak.” Bu öyküdeki bir cümleyle aşikâr oldu sanki her şey: “Hâlbuki dünya tek topraktı ve yalnızca Allah’a aitti.” O vakit dedim kendime, mayamızda toprak olan biz, “kaderin başımıza düşürdüğü her cevizde” toprağın sahibiyle bağ kurabildikçe büyüyor olmalıyız. 

Okuru bu kadar düşünmeye sevk eden yazar, acaba bu ithafla ne anlatmak istedi? Neden böyle bir ithaf cümlesi seçti? İnsan kalbini toprakta nasıl büyütebilir? Toprakta büyütmenin yolu kitabın her bir karakterinin başına düşen o ağır ağır cevizler mi yoksa o cevizler karşısındaki hâli midir?


Büşra Çelik: Öyle güzel sormuşsun ki… Kitabı, beni, anlatmak istediklerimi sahiden ne kadar iyi anlayabildiğini görüyorum. Tek tek irdelemişsin her hikâyeyi. Bu çok kıymetli. Bunun için bilhassa çok teşekkür ederim Rabia.

Kitabı bir insana ithaf etmek istemedim. Benden çıkan ve bana ait şeylerdi bunlar. Sebebi başkası değildi. Ben de bu sebeple ilk kitabımda böyle bir ithafı tercih ettim. Kalbimizde bir avuç toprak olduğuna inanıyorum. Kimi o toprağı öylece bırakıyor kimi ise çiçekler ekiyor, bazen ağaçlar büyütüyor, yeri gelince o ağaçları kesiyor. Bunlar hep insanın kalbinin büyümesine dair. Kalbi toprakta büyütmenin birçok yolu var fakat evvela senin bir hikâyeme de atıf yaptığın gibi kafamıza bir bir düşen o cevizler yani kaderin biçtiği durumlar var. Bunlar karşısındaki hâlimiz ile büyütüyoruz kalbimizdeki toprağı veyahut topraktaki kalbimizi. Kaderin insanı öylece ortada bırakan bir hakikat olduğunu düşünmüyorum. İnsanın binlerce tercihinin ve iradesinin neticesinde ortaya çıkan kadere inanıyorum. Cevizler de böyle. Kalbimizdeki toprak da. Tam olarak bir kader döngüsüne ve bunun kaynağı olan kalbimize dönüp konuşabilmek için böyle bir ithafı seçtim.


Keziban Soylu: Öncelikle çok tebrik ederim Büşra. Kitabı bitirdiğimde pişmanlık duymadan keyifle kapattığım bir ilk kitaptı. Kitabın bir ilk kitap için okunmaya değer, söz edilmeye değer bir kitap olduğunu da düşünüyorum. Kelimenin karşıladığı aklımıza gelen ilk manasıyla gerçek bir “hikâyeciyle, anlatıcıyla” karşı karşıyayız. Kitaptaki metinlerin anlatma geleneğimizdeki üslup ve tarza yakın olduğu görülebilir. Hikâyelerin çoğunda okuyucuyu çağıran bir hikâye anlatıcısı sesi duyuluyor. Bununla beraber Düşlerinde Elma Kokusu dili değil hikâyeyi önceleyen bir kitap derim. Dili çalıştırma, yorma, dilde bir hareketlilik pek görülmüyor. Aksamayan temiz bir dil var. Ama dile değil hikâyesine yaslanan bir kitap. 

Sorum şu, yukarıdaki değerlendirmelerime katılır mısın ve kabaca, anlatma şekline değil de meselenin kendisine odaklanan bir yazar mısın, günümüz hikâyecisi için bunun dezavantaj olduğunu düşünür müsün? Hikâyende ve bu kitapta dili, üslubu tam olarak nereye koyarsın?


Büşra Çelik: Teşekkür ederim Keziban. Hem meseleye hem de anlatma şekline odaklanıyorum. Çünkü zaten birinden biri eksik olduğunda hikâye de eksik kalıyor. Fakat mesele, daima benim için dilden daha önce geliyor. Anlatmak istediğim şeyi biliyor ve özümsüyor olmam bu anlamda bir eşik benim için. Hissedemediğim, ruhuna temaşa edemediğim hiçbir şeyi yazmıyorum. Allah ile dertli olan birini yazacaksam o ruh hâline bürünmem gerekiyor. Öyle hissetmem ya da yaşamam gerek demiyorum. Bahsettiğim şey bir pelerin giyinmek gibi. Bunu yapabildiğim hikâyeleri yazıyorum. Aksi bir durum olduğunda ise kalemi bırakıyorum.

Günümüz hikâye anlatıcısı için bu hem bir avantaj olabilir hem de dezavantaj. Hikâyesinden uzaklaşan insanların yaşadığı bir çağda insanları hikâyeye ve bir meseleye çağırmak karşılık bulamayabilir. Ya da biçimsel oyunların dili ve edebiyatı âdeta tahakküm altına aldığı günümüz edebiyatında yazdıklarımız “sıradan, herkes” gibi görülebilir. Fakat ben burada şuna dikkat çekmek istiyorum. Anlattıklarımı nasıl anlattığımın da ötesinde ne ile anlattığım ve hikâyeye ne kattığımın da önemli olduğunu düşünüyorum.


Sebahat Meraki: Öncelikle ilk kitabın Düşlerinde Elma Kokusu’nun bol okurlu olmasını dilerim. Hikâyelerini ara vermeden peş peşe okuma fırsatım oldu, bu durum da bazı unsurları daha net görebilme fırsatı sağladı sanırım. Zihnimde en net olanı ise, hikâyelerinde seni fazlaca hissetmem Büşra.

Şöyle ki metinlerin hayatın içinden, aslında yolda karşılaşacağımız herhangi bir insanın hayat hikâyesi olabilecek metinler. Bu durum da bence hikâyelerini anlatırken samimi bir atmosfer oluşmasını aynı zamanda seni de bir yazar olarak metinlerinin içinde daha net fark edebilmemizi sağlamış. Hani, bazı metinleri okursunuz ve tamamen oradaki olay vardır, hiçbir şekilde yazarı fark etmezsiniz ancak burada aynı şeyin geçerli olduğunu düşünmüyorum. Bu tespitime katılıyor musun, eğer katılıyorsan bir okur olarak yazarı metinde fazlaca görmemin nedeni üslubun mu, bunu bilerek mi yapıyorsun? 


Büşra Çelik: Teşekkür ederim Sebahat. Metinlerim hayatın içinden ve yolda karşılaşabileceğimiz herhangi bir insanın hayat hikâyesi olabilir, evet. Tam olarak bu sebeple bu hikâyelerde bana dair izler elbette var fakat hiçbiri benim hikâyem değil. Söz gelimi hikâyemde taşra var çünkü neredeyse yirmi küsur yıl şehirde yaşayıp sonrasında dört yıllık âdeta kapanma dönemi diyebileceğim bir taşra tecrübem var. Mekân ya da karakterler olarak elbette hikâyelerimde bunu görebilirsin. Yazarın metnin içinde olması ise bence tamamıyla farklı bir durum. Ben hikâyelerimde okurla hikâye arasına üçüncü ses olarak müdahil olmayı pek tercih etmem. Eğer sorun böyle bir şeyse bu zaten benim hikâyelerimde yok. Eğer ki bu hikâyeler bizzat senden izler taşıyor diyorsan, elbette öyle. Bir yazar olarak hayatın içinden sıyrılmayı doğru bulmuyorum. Fakat yazdıklarımın hiçbiri ben değil. Aslında hikâyenin dili neyi gerektiriyorsa onu yazdım diyebilirim. Engereğin Beyazı, Bir Kara Gölge, Yanık Celal’in Kırmızı Rüyaları, Gönül İşleri ve birçoğu benden de öte hikâyeler.

Sualinin esas kısmına gelecek olursak yazarı metinde fazlaca görmek ile üslup arasında doğrudan bir bağlantı bence yok. Desen ki bu hikâyeler hep birinci tekil şahıs ile yazılmış ve bu şekilde üslup sahiplenilip içselleştirilmiş o da yok. Fakat iyi bir gözlemci olduğumu düşünüyorum, bu yüzden insanı çok iyi tanıyorum. O samimi atmosferin de bunun eseri olduğunu söyleyebilirim.


Oğuzhan Oğuzbey: Büşra Çelik'in ilk hikâye kitabı Düşlerinde Elma Kokusu insanlığın değişmez yazgısını ele alan hikâyelerden oluşuyor. Her hikâyesinde bir duygu bizi ağırlıyor. Ajitasyona dayanmadan sahici, hayatın içinden tanıdık duygular bunlar. Yazar duyguları da hikâyeyi de anlatmaktan tahkiye etmekten çekinmiyor. Yer yer birbiriyle bağlantılı hikâyeler ile okuyucuda da bir hikâye oluşturuyor. Bu anlamda bazı hikâyelerde bırakılan anlam boşlukları okuyucudan bir çaba istiyor. Dolayısıyla yazar dilini kurarken eksiltili cümlelere, yalnızca sıfat veya fiille kurulan tek kelimelik cümlelere de başvuruyor. Bu durum hikâyeleri ara sıra okumayı zorlaştırsa da bir ses de katıyor. Bana göre, hikâyedeki anlam boşluklarını dil ile vermek bağlantıları daha da karmaşıklaştırmakta. Hikâyelerini bu bağlamda düşünecek olursak neler söylersin?


Büşra Çelik: Bazı hikâyelerde her şeyi olduğu gibi anlatamayız. Başka biri o gerçekliği farklı şekilde tüm çıplaklığıyla yazmayı tercih edebilir fakat hayatın içinde zaten fazlasıyla dramatik olanı perdeleyerek anlatmak ya da farklı bir dünya kurmak daha anlamlı olabilir. Yazar, okurun kafasında boşluklar oluşmasına sebep de olabilir fakat o boşlukları da yine kendinden yola çıkarak doldurmasını ister. Büyük kitlelere hitap eden her yaştan ve zihinsel yetide kişinin anlayacağı hikâyeler de kaleme alabilir fakat bazen de farklı bir yol tercih eder yazar. Okuduğunun hemen anlaşılmasını istemez, hikâye de buna hazır değildir.

Ben biçimsel oyunları pek fazla tercih etmiyorum yazdıklarımda. Fakat kullandığım yerlerde de sahiden hikâyenin buna ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Söz gelimi “Kelebek Hikmet” aslında hasta bir çocuğun hikâyesi. Kelebek hastalığı gerçekten insanın hayatını oldukça zorlayan bir hastalık ve hayatı boyunca da onunla yaşamayı öğrenmesi gerekiyor bireyin. Tanık olmayan kişilerin anlaması da çok zor. Bu sebeple bu hikâyede belirli anlam boşluklarına ihtiyaç var ki okur bedende değil de ruhta açılan yaralara ve buna ortak olma hâline odaklanabilsin. Bu bağlamda hikâyelere bakarsak aslında en nihayetinde insanlığın ortak yaralarına sesleniyor olma sebebim de daha açık bir şekilde görülebilir. 


Merve Çakır: Düşlerinde Elma Kokusu’nun çıkmasını uzun zamandır bekliyorduk, yolu açık olsun. Kitapta dikkati çeken ilk şey elma metaforu elbette. Ancak onun gölgesinde kalmaması gereken başka şeyler de var. Örneğin geleneksel anlatılara ait unsurlar. Düşlerinde Elma Kokusu’nda sıkça rastlıyoruz bu unsurlara. Bunun yanı sıra bugünün insanına ait hikâyeler de okuyoruz. Kitapla ilgili sevdiğim şeylerden biri bu. Ancak üzerine düşündüğüm bir mesele var, Düşlerinde Elma Kokusu vesilesiyle sana da sormak isterim. 

Bunu iyi ya da kötü bir şey olarak söylemiyorum ama bazen hikâyelerde altı çizilebilecek, aforizma sayılabilecek cümleler oluyor. Düşlerinde Elma Kokusu’nda da böyle cümleler olduğunu görüyoruz. Bu tarz cümleler hikâyenin edebî değerini düşürür mü? Bu cümlelerin azlığını ya da çokluğunu neye göre belirliyorsun?


Büşra Çelik: Teşekkür ederim Merve. Evvela aforizma kelimesinin yanlış kullanıldığını düşünüyorum. Elbette her edebî eserde altı çizilecek cümleler vardır, bana kalırsa olmalıdır da. Bu, o esere dair bir izdir. Aforizma dediğimiz şey de tam olarak buna hizmet eder. TDK sözlüğünde aforizmanın karşılığına baktığımızda bizi “özdeyiş” kelimesine yönlendirir. Özdeyiş ise “Bir düşünceyi, bir duyguyu, bir ilkeyi kısa ve kesin bir biçimde anlatan, genellikle kim tarafından söylendiği bilinen özlü söz; vecize, kelamıkibar, aforizm, aforizma, motto” şeklinde açıklanır. Bu açıklama dâhilinde ve hikâyenin kurgusunu kuvvetlendiren ya da okuma esnasında okuru âdeta çarpan bu tür cümlelerin hikâyenin edebî değerini düşürdüğünü düşünmüyorum. Çünkü araya serpiştirilen bu cümleler her hikâyemde belki bir belki iki tanedir. Daha fazla da olabilir daha az da. Burada yazarın esas önemsemesi gereken husus bence bu tür cümlelerin hikâyeye hizmet edip etmediğidir. Yalnızca mesaj vermek amacıyla yazılan bir cümle ise bu durum eserin edebî değerini azaltır diyebiliriz. Fakat hikâyeye ve kurguya hizmet ediyorsa elbette yer bulabilir yazdıklarımda. Bunun azlığı ya da çokluğu yok. Yazarken burada şu kadar olsun dediğim bir şey değil. Herhangi bir kıstasım yok. Hikâye neye ne kadar ihtiyaç duyuyorsa onu yazıyorum.


Gökhan Yılmaz: Öykü kurmuyor, parçaları mekanik bir şekilde birleştirip öykü çatmıyorsun. Hisli, yaralı bir sesle çırpınıyor anlattıkların. O yüzden içli, o yüzden sahici yazdıkların. Kendinden vererek kendini anlatmak değil mi bu? E sana da bize de yazık değil mi?

Büşra Çelik: Hiçbir zaman hislerimi görmezden gelen bir insan olamadım. Aksine hep üstüne gider, sürekli irdelerim. Kendimi, ruhumu, yaralarımı eşmeyi severim. Benzer bir sebeple de yazacağım hikâyeyi evvela hissetmek zorunda hissediyorum kendimi. Bu noktada beni az biraz tanıyan okurların zihninde kendimi anlattığıma dair bir intiba uyanabilir. Bence bu kendini anlatmak değil. Çünkü kendimi günlük yaşantının içinde rahat ifade edebilen biri değilim çoğu zaman. Söyleyemediklerim söylediklerimden hep daha fazladır. Fakat şu noktada bir ayrım yapmak zorundayım. Kendinden vererek anlatmak ile kendini anlatmak arasında bir eşik var. Kendimi anlattığımı düşünmüyorum ama kendimden verdiğimi inkâr edemem. Her insanda olduğu gibi zaman zaman düştüğüm çıkmazlar, yenilgiler, yanılgılar var hayatımda. Ama ben bunları şahsi hikâyeme yedirip anlatmayı değil de kendimden ötede başka insanlar ve hayatlar var edip söylemeyi tercih ettim. Yani belki başlangıç noktası olarak benim o yaralı sesim tetikleyicisi olabilir hikâyelerimin. Ama sonrası benden epeyce uzak şeyler. Yani yaşadığım hiçbir şey saf hâliyle yok yazdıklarımda. Artık onlar başka bir evrende başka isimlerin ardında başka türlü yaşandı diyebiliriz.

Okura yazık mı bilemiyorum ama ben bunu yaparken çok keyif alıyorum ne yalan söyleyeyim. 🙂


Yorumlar


Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun

© 2026 Nev Hikaye, Tüm Haklar Sakldır

  • Facebook
  • Twitter

Wixprof web tasarım

 
bottom of page