top of page

Postmodernizmin Yıkıcı İronisi | Büşra Çelik

Yazarın fotoğrafı: Nev Hikâye
Nev Hikâye
7 gün önce
8 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 6 gün önce

“Tarihsel olarak boşluklar hep bir şeyle dolduruldu, çoğu zaman tehlikeli bir şey”


Postmodernizm, modernizmin varlığına ve evrensellik talebine bir karşı çıkış olarak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gündeme gelmişti. Bilimsel bilginin üstünlüğüne, pozitif bilimlere, doğrusal gelişmeye, ulus-devlet anlayışına, kapitalizme, demokrasiye, laikliğe, insan haklarına, teknolojiye, bürokrasi ve uzmanlaşmaya karşı gelen ve onları sorgulayan; buna karşın belirsizliğe, parçalılığa, kültürel çoğulculuğa, farkındalığa, etnisiteye, altkültürlere, ayrıcalık tanıyan bir hareket olarak postmodernizm, modernizmin üzerini çizdiği, görmezden geldiği, yok saydığı her ne varsa görecek var sayacaktı. Evet, tam anlamıyla varsayacaktı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından umudunu yitiren, evrensel gerçekliğe ve tekliğe inancını kaybeden insanlar, içinde bulundukları çoklu gerçekliği aktarabilecekleri bir arayışın peşine düştü. Tam bu noktada postmodernizm, genel geçer doğrular ve bütünlük yerine, çoğulcu ve çeşitliliği savunan bir hareket olarak gelişme göstermişti. 


Ne var ki postmodern çağda, hakikatin tek olmaması ve bilinemeyeceği gerçeği bir krize yol açıyor, bu kriz hali ise insan zihninin ürettiği otorite ve kutsala dair bütün temsil biçimlerine karşı derin bir “şüphe”nin ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Postmodern gerçeklik, otoritenin karşısında durarak, evrenselliğin aksine birçok doğrunun olabileceğini dile getirerek ve iki keskin kutbun varlığını reddederek doğru-yanlış mefhumunun çok yönlülüğüne odaklanmıştı. Aslında postmodernizm, savaş ve yıkımlar gören en nihayetinde kozmopolit bir yapıya bürünen dünyanın kendi içindeki varlık mücadelesini destekler nitelikteydi. Batı medeniyeti, modernizm ve sanayileşme ile birlikte sömürü düzenine dâhil ettiği Afrika kıtasının ve Müslüman coğrafyanın yok sayılan insanlarını toplum içerisinde görmeye başlamıştı. Bu anlamda postmodernizm, Batı kültürünün artık dünyanın tek merkezi olmayıp birçok çeşitliliği içinde barındırdığına ve “öteki”leştirdiği gerçeklerle yaşaması gerektiğine dair bir çeşit yüzleşmeydi ya da biz öyle sanıyorduk.


Postmodern düşünceye gelen asıl eleştiri ise postmodernizmin, modernizme ait temelleri tamamen ortadan kaldırıp yerine elle tutulur hiçbir şey getirmediği nihilist yönüne dairdi. Kuralsızlığın bir kural olarak benimsendiği bu değişim sürecini bir geçiş aşaması olarak nitelendirmek mümkün fakat ihmal edilmemesi gereken bir hakikat var ki bu süreç geçici olsa da insanlar, kültürler ve kültürlerin ürettikleri üzerinde büyük bir iz bırakarak ilerledi. Henüz ilerleyişinin durduğunu söylemek de tam anlamıyla mümkün değil.


Postmodern Edebiyatın Kurdukları ve Vurdukları


Postmodern edebiyatta modernistlerin anlamlandırmaya çalıştıkları tek dünyanın yerini, kişiden kişiye değişebilen çok sayıda özerk dünya almıştı. Siyasi ve toplumsal olayların ışığında gelişen birçok akım gibi postmodern eğilimin de edebiyat alanında özellikle roman türü üzerinde etkileri olmuştu. Postmodernizmde “duyguların dili bile tırnak işaretlerinin kullanımına tabi tutulmuşsa o zaman tırnak işaretleri kelimeye o kadar derin girmiştir ki her biri kendi içinde ikincillik içerir.” Postmodernist romanda gerçeklik sürekli olarak değişken, belirsiz ve yeniden şekillenebilir olarak yorumlanıyor, bu anlamda üstkurmaca, metinlerarasılık, parodi ve ayriyeten ironi tekniği metin kurucular olarak öne çıkıyordu. Üstkurmaca; “yazarın ‘yazma eylemi’ni kurmaca metnin bir parçası durumuna getirmesi olarak tanımlanabilirken metinlerarasılık, metinlerin anlamının başka metinler tarafından şekillendirilmesi esasına dayanıyordu. Parodi ile, ciddi bir eserin bir bölümü veya bütünü alınıp içeriği değiştirilerek o metinden gülünç bir durum ortaya çıkarılıyordu.  Netice itibariyle bu metotların her birisi anlatının sınırlarını geliştirirken ve aslında her birisi geçmişten bugüne kullanılan metin kurma metotlarıyken, postmodernlerin elinde sistematikleştirilmiş ve  “büyük anlatıların” vurulmasına yarayan silahlara dönüşmüştü. Postmodern metinlerin en önemli silahlarından biri de kökeni yüzyıllar öncesine, hatta kutsal kitaplara kadar dayanan ironi tekniğiydi. İronik anlatımda, söz konusu metin içerisinde ifade edilen ile kastedilen olgu arasındaki uyuşmazlık mizahi anlatımı oluşturmaktaydı.


Kurmacayı Vuran Bir Yeniden Kurmaca Olarak İroni


Fransızcadan Türkçeye geçen ironi ifadesi “söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme” anlamına gelmektedir. Bu tanım, ironiyi basit bir zeminde tevriye, kinaye, istihzâ gibi söz sanatlarıyla karıştırmamıza neden olduğu için yeteri kadar açıklayıcı değildir. Yunanca eironeía kelimesinden gelen ironide ifade edilen şeyin aksi kastedilerek karşıdakini iğneleme söz konusudur. İroninin en yaygın kullanım biçimi, kişinin gayriciddi bir şeyi ciddiymiş gibi ifade etmesidir. Başka bir biçimi ise, kişinin ciddi bir konuyu şaka yollu dile getirerek bir çeşit espri yapmasıdır. Temel anlamda tüm ironilerin ortak özelliği, direkt ifade edilmediği için doğrudan anlaşılamamasıdır (Kierkegaard, 2009: 272).



İroninin en eski ve en usta kullanıcılarından biri olan Sokrates ise insanları hakikatle yüzleştirebilme adına kendi his ve düşüncelerini gizleyerek konuşturmaya çalıştırmıştır. Öte yandan Antik Yunanda birçok metinde de ironi oldukça yaygın bir biçimde kullanılmıştır. “Kral Oedipus” oyununda ironinin bir alt türü olan dramatik ironi karşımıza çıkmaktadır. Hatta oyun, tamamen bunun üzerine kuruludur. Bilmeden babasını öldürüp annesiyle evlenen Oedipus’un içinde bulunduğu ‘ironik’ durumun seyirci en baştan beri farkındadır. Oyunu olayların gidişatını görmek için değil de bu gidişatın nasıl işleneceğini görmek için seyreder. Postmodern edebiyatta ironi kullanımı, zaman içinde metinlerdeki olay örgüsünü destekleyici şeklini aşarak boyut değiştirmiş, farklılıklar kazanmıştır. 


Postmodernistler, geleneğe ve modernizme dair her öğeye ironik eleştiri ile yaklaşmayı tercih etmişlerdir.  İroni, doğası gereği taşıdığı gizlilik, yazara sağladığı serbest ve esnek alan sayesinde postmodernizmin tam olarak istediği şeyi sunmaktadır. Yani ironi artık duygusuz, maksatsız, saf alaycılıktan oluşan bir güldürü öğesine dönüşmüştür. Hakiki sanata ise sadece bir iç bütünlük ve samimiyet dâhilinde ulaşılabilir. İroninin şu anki haliyle yalnız başına alay ve yıkımın ötesinde hiçbir ilkesi ya da içsel bir amacı yoktur. Bir zamanlar ironi, yalanları açığa çıkarıp düzene meydan okumaya hizmet etmişken şimdi ise düzenin kendisi oldu. İroni için ironi yapmak harabe bir şehrin önünde bomba sesleri çıkarmak kadar anlamsızdır. Zaten amaçsız ironi de sinizmin ve alaycılığın kapısını aralar. Kierkegaard bu durumu şu şekilde tanımlar:


“İroni hiçbir şey kurmaz; çünkü kurulması gereken onun ardında kalır. Bir Timurlenk gibi saldıran ve geçtiği yerlerde taş üstüne taş bırakmayan, Tanrısal bir deliliktir. İşte bu ironidir.”


İronik çağ, insanların hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmadan var olan problemler için herhangi bir çözüm sunmadan ve alaycılıktan öteye geçmeyerek  kendilerini her şeyden daha üstün hissetmelerini sağlamıştır. David Foster Wallace tam bu noktada, yani ironinin çığırından çıktığı süreçte, basitçe alay etmektense kurtarıcı olmayı tercih eden bir sanat çağrısında bulundu. Ne kadar alaycı ve nihilist zamanlardan geçersek geçelim anlam, umut ve gizemi harekete geçiren sanatçıların olduğunu dile getirdi. 


Wallace yeni bir sanatsal isyan dalgasını görebiliyor olsa da bu samimiyet isyancılarını tanımlamakta tereddüt ediyordu. Onların “geri kalmış, tuhaf, saf, anakronik” olarak adlandırılacağından şüpheleniyor ve bu gerçek isyancıların kabul görmeme, onaylanmama riskiyle karşı karşıya olduğunu biliyordu. Çünkü Wallace postmodern ironinin dipsiz kuyusuna düşen ve orada çırpınan sanatçıları “kafesine âşık mahkûmlar" olarak adlandırıyordu. Alaycı ve amaçsız ironi ne yazar ne okuyucu için zorlayıcı ve tetikleyici değildi. Bu da eserlerin edebi niteliğini sanatçıların da içinde bulunduğu dipsiz kuyunun karanlığına çekiyordu. Yeni samimiyet fikrinin ışığı ise kuyunun dibinde karanlığa ve yüzeyselliğe alışan kitleyi rahatsız ediyordu. Geçmişe ve geleneğe dair her öğenin saçma ve kabul edilemez olduğuna inanan bu sanatçılar ortaya atılan bu fikri de tamamıyla bir geriye dönüş ve saplantı olarak görüyorlardı. Aslında bu durum postmodern çağın geleneğe dair bütün reddiyelerini de destekler nitelikteydi. Fakat bu açıdan bakıldığında asıl geri kalmış ve anakronik olarak adlandırılması gereken kendileriydi. Çünkü postmodernizm her ne kadar geleneği reddetse de yeni teknik ve bakış açılarının denenebileceği bir alandı. Tek yapılması gereken ironinin asıl kimliğine kavuşturulması ve kutsal kitaplara dayanan mazisinin hakkının verilmesiydi. İroninin amacı var olan meseleleri görmezden gelmek değil, onları ortaya çıkararak üzerine düşünülmesine hizmet etmektir.


Wallace tarafından “edebi isyancı” olarak adlandırdığımız büyük sanatçılar “duygusallık, saflık ve yumuşaklık” riskini göze alarak sanata hâkim olan sinizm ve ironinin geldiği noktaya karşı çıkmaya cesaret edecekti. Wallace’ın “yeni samimiyet” olarak sunduğu bu düşünce postmodernizmin ironisi ve alaycılığından uzaklaşarak insanlarla samimi bir ilişki kurmayı ve dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmek için bir tartışma başlatmayı esas alır. Buna göre kişi, yeni bir şey yapmak için var olan tarih, bağlam, biçim, gelenek ve kendisiyle dürüst bir ilişkiye sahip olmalı. Çünkü her şeyin uydurma olması fikri, çoğulluğun egemenliği, belirsizlik ve boşluğun yükselmesi, insanlar için oldukça yıpratıcı olmaya başlamıştı. Postmodern dönem insanları umutsuz ve şüpheci bıraktı. Umutsuzluğun ve şüphenin kıyısında bulunan ve herhangi bir şeye bağlılık hissetmeyen insan, eski biçimlerle boş yere oynamaya ve gelenekle alay etmeye meyilli hale geldi. Çünkü “Tarihsel olarak boşluklar hep bir şeyle dolduruldu, çoğu zaman tehlikeli bir şey.”Postmodern dönemde ironi de bu boşluğu doldurdu fakat tehlikeli bir şeye dönüşerek.


Wallace, samimiyet ve ciddiyetin yeniden sanata ve hayatımıza dahil olmasını söylerken ironiden tamamen bir vazgeçişten söz etmiyordu. Wallace’a göre asıl sorunlu olan şey hiçbir şeyin ciddiye alınmadığı bir topluma dönüşmekti. Çünkü ironinin tek başına hiçbir kurtarıcı özelliği yoktur ve herhangi bir çözüm önermez. Etnik ya da dini kökenlere dair ciddi bir sorun bile ironiye kurban edilerek asıl merkezinden uzaklaştırılabilir. Örneğin bir televizyon dizisinde bir insanın ten rengi ya da dini inanışı ile ilgili “ironik” bir dil kullanılır fakat bu öyle ince işlenir ki aslında hiç kimseye hakaret edilmediği için ortada bir problem yokmuş gibi gösterilir. Hâlbuki mesele tam olarak bu noktada ele alınmalıdır. Çünkü toplumun büyük problemleri bile sinizme kurban edilir ve yok sayılır. Bu noktada Wallace’ın “yeni samimiyet” fikrinin peşinden giden yazarlar da vardır. 


Jamaikalı bir anne ve Britanyalı bir babanın kızı olan Zadie Smith, yeni samimiyet fikrini “İnci Gibi Dişler” romanında oldukça iyi şekilde kaleme almıştır. Romanda İkbal ve Jones aileleri üzerinden Londra’da yer alan göçmenlerin birinci ve ikinci nesil arasındaki tecrübe farklılıkları, topluma adapte olma problemleri ele alınır. İrie adındaki melez bir kadının Avrupa güzellik algısına uyum sağlamak için kendiyle olan mücadelesini okurken, bir yandan Milat ve Macit isimli ikizlerin farklı yaşam çizgilerine tanık oluruz. Aslında bu iki karakter üzerinden bütün metnin kapsamlı bir okumasını yapmak bir anlamda mümkün görünmektedir. Çünkü içinde bulundukları mücadeleler kültürlerini değil kimliklerini tanımlamaktadır. Bu iki karakter, farklı ülkelerde büyüyerek farklı gelişim gösterseler de yine de köklerinin getirdiği edinimlerden vazgeçememişlerdir. Bu açıdan ironi nasıl doğası gereği belirsiz, çok anlamlı ve çok katmanlı ise Smith’in romanındaki toplum yapısı da farklı etnik kökenlerden oluşması açısından böyledir.


Smith, çok kültürlü bir toplumda yaşayan karakterlerin benliklerindeki karmaşayı göstermek için hem üslubunda hem de olay örgüsünde ironi kullanır. Anlatıcı, ironiyi postmodern eserlerin birçoğunda olduğu gibi sadece alaycı, ciddiyetsiz, asıl meseleyi geçiştiren bir şekilde değil, Smith’in karakterlerinin yüzleşmeye korktukları gerçeklerin yanlışlığını ortaya çıkarmak ve hakikatle yüzleştirmek için kelime oyunlarıyla kullanır. Her ne kadar bu anlatı gülünç olsa da küçümseyici ya da aşağılayıcı bir dilde değildir. Aksine “yeni samimiyet” düşüncesini destekler şekilde okur ve kitap arasında duygusal bir bağ kurmayı esas alan iyiliksever ve yumuşak bir anlatı ile karşılaşırız. Bu eğilim, anlatının oldukça gerçekçi ve samimi bir zeminde ilerlemesini sağlar. 


Kitabın son kısımlarında yer alan “gelecek faresi” (Future Mouse) konferansının ortamı, sahneye kapsamlı bir ironi katıyor. Teorik olarak farenin ömrü önceden belirlenmiş olmasına rağmen tam konferansın ortasında farenin içinde bulunduğu cam fanusun kırılması ile aslında insanların çevredeki tüm değişkenleri hesaba katamayacağı fikri ironik bir şekilde okuyucuya aktarılır. İnsanlar eliyle, bir farenin bile kaderinin belirlenemeyeceği çünkü hayatın tam içinde tesadüflerin ve kazaların yer aldığı fikri okuyucuya durumsal ironi tekniği ile aktarılır. Bu şekilde bir son yazılması bile yeni samimiyet fikrinin uzağında yer alan alaycı ve yıkıcı olan postmodern ironiyi aşıp geçmektedir. Bir farenin başardığı özgürlük yolu, kaderini değiştirilemez olarak gören ve kendi kimliklerinden kopuk ve karmaşık bir hayat süren karakterler için de umut vericidir. Hâlbuki postmodern edebiyatta bütün umutları silen ve yok sayan, insanı ve ona dair duyguları görmezden gelen, kişileri yalnızlaştıran bir ironi kullanılır.


“İnci Gibi Dişler” romanında da görüldüğü üzere bu yüzyılın ironisi, aslında bir kopuş yaşayan postmodern çağın zorunda bıraktığı samimiyetsiz, soğuk, suni ve alaycı dili aşarak geçmişteki kullanım amacına da uygun olduğu şekilde kişileri gerçekle yüzleştirmenin, bir meseleye çözüm getirmenin ve samimi dilin bir aracı olmalıdır. Çünkü ironi bu şekilde kullanıldığında dipsiz bir kuyuda ışıktan mahrum bırakılan umutsuz ve yalnız kalan insanlar için bir yol açmaktadır. Bu roman, ırk, etnik köken ve önyargı konularını ele alsa da Smith bunun bilinçli bir tutum olmadığını dile getirerek çok kültürlü bir şehir olan Londra’da bu konuların es geçilerek bir metin yazılamayacağını söylemiştir. Smith’in bu tavrı yeni samimiyet düşüncesinin temelinde bulunan meseleleri gündeme getirme ve ironinin bir amacı olması fikrini destekler niteliktedir.


Bu anlamda insanlık tarihi kadar eski olan ironi tekniği her yüzyılda, insanın kaleminden çıkan her metinde bilinçli ya da bilinçsiz olarak kullanılacaktır. Çünkü ironi, hayatın ta kendisidir, ona rolünü biçecek olan ise çağın getirdiği her yeniliği bağrına basmayan, her yeniliğin doğru olduğuna ikna edilmemiş bir avuç “edebi isyancı”dır.  İdrak ettiğimiz gerçek şu ki yıkıcı olan ironi değil, sanatı ortaya koyan insanın ta kendisidir.   

                                                                                     





Kaynakça:


KIZILÇELİK, Sezgin (1996). Postmodernizm Dedikleri, İzmir: Saray Kitapevleri  

Yalçın-Çelik, S. D. (2005). Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern Tarih Romanları. Akçağ Yayınları, Ankara.

Fırat, T . (2019). Postmodern Bağlamda Parodi, İroni ve Absürd’ün Zaytung Örneğinde Yeniden Üretimine İlişkin Bir İçerik Analizi . Gümüşhane Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Elektronik Dergisi , 10 (2) , 426-438

Kierkegaard, Soren (2009). İroni Kavramı, (Çev.) Sıla Okur, Ankara, İmge Yayınları.








Yorumlar


Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun

bottom of page