top of page

Kahramana Ad Koymaktan Adsız Kahramana: Hiçoğlu’nun Serüvenleri | Rabia Altuntaş

Yazarın fotoğrafı: Nev Hikâye
Nev Hikâye
7 gün önce
7 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 6 gün önce

Cervantes’in ünlü eserine baktığımız vakit, törenle şövalyelik unvanını alan roman kahramanı Alonso’nun maceraya atılmadan önce kendisine Don Kişot adını taktığı dikkat çeker. Daniel Defoe’nun romanında da Robinson karakteri de yamyamların elinden kurtardığı esire, kendi yaşam şeklini, öğretilerini, kültürünü öğretmeden önce Cuma adını koyar. Romanlara da yansıdığı üzere hiyerarşinin, toplumsal tabakalaşmanın baskın olduğu Batı kültüründe, “statü” isim koymada etkili olmuştur.

Kültürümüzde ise kişinin kazandıkları (meslek, fiziki başarı gibi) ada sahip olmada önemli bir faktördür. Dede Korkut Hikâyelerinden halk hikâyelerine kadar pek çok örnekte bu duruma rastlamak mümkündür. Korkut Ata, Dirse Han’ın oğlu on beş yaşına gelip bir boğa öldürdüğünde, ona Boğaç adını verir; tüccarların malını yağmacıların elinden kurtardığı için Bamsı Beyrek’e de bu ismi layık görür. Bazı farklılıklara rağmen, bu eserler önemli bir hususa parmak basmaktadır: İnsanın var olması, kimlik kazanması için evvela bir ada sahip olması gerekir. Ad, kişiye yaşaması için bir vücut olur ve toplum içinde görünürlük kazandırır. Kişinin hayatında kazandığı statüler (şövalyelik, kölelik, kahramanlık) adının bir parçası olarak var olur. Adın anlamı/koyulma sebebi de insanın kaderinde önemli bir rol oynar.


Alonso, Don Kişot adıyla toplumsal bir statü kazanıp şövalyelik makamına ulaşırken, Robinson, kölesine Cuma ismini vererek onu kurtardığı günün anısını yaşatır ve kendisi tarafından kurtarıldığını zihinlerde canlı tutar.  Korkut Ata da kişilerin kahramanlıklarına göre isim vererek kazandıkları başarıları ön plana çıkarır. Bu minvalde, kişinin adı ve kaderi arasında bir ilişki olduğu söylenebilir. Kişinin karakteri, toplum içindeki yeri, adıyla şekillenmektedir. Ad kadar adı veren kişi de önemlidir. Alonsa şövalyeye yakışır bir ad olarak Don Kişot ismini kendi seçmiş gibi görünse de bu adı almadan önce lord olarak gördüğü han sahibi yani yetkili makam, ona şövalyelik unvanını vermiştir. Cuma’ya hayatını kurtarıp efendisi olan Robinson, Boğaç Han ve Bamsı Beyrek’e ise toplumdaki bilge kişi Korkut Ata ad vermiştir.  Ad vermek destanlarımızda önemli bir motif olduğu gibi halk hikâyelerinin de önemli motifleri arasındadır. Ad, ya çocuğun üzerinde bulunan ya da doğumunda beliren bir işaret üzerine olur.  Bu adı çocuğa pir-i fâniler verir. Halk hikâyelerinde elmayı veren derviş, kendi gelmeden çocuğa ad konmamasını ister ve çoğunlukla gelerek çocuğa ad koyar. Ad önemlidir çünkü geleneksel toplumlarda insanlar adlarıyla yaşar. Bu durum adı çıkmak, adına yakışmak, ad yapmak gibi dolaşımdaki pek çok deyimimize de yansımıştır.


Modern zamanlara gelindiğinde ise soyluluk göstergesi olan adların önemini yitirmeye başladığı dikkat çekmektedir. Bireyi merkeze alan modern düşünce, ağaçları dökülen bir yaprak gibi insanı çırılçıplak, bir başına bırakmıştır. Belki de soyadlarında ata, dede, kök, meslek, kahramanlık yerine taş, kaya, aslan, bulut gibi sıradan göstergelerin tercih edilmesi, bu durumla ilgilidir. Değişime anlatı geleneğimizdeki adlar üzerinden yaklaşınca da “adın yitimi” gibi bir kavram ortaya atabiliriz. Klasik anlatımız, halk hikâyelerimiz Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Köroğlu gibi hep anıtlaşmış adlar çevresinde kurulurken, modernleşme döneminin ilk anlatılarında da yine adlar önemli bir yer tutar. Hatta öyle ki eserler klasik dönemdeki kadar olmasa da o adların kişilik özellikleri “sergüzeştleri” üzerinden okunur. Felatun, Rakım, Bihruz, Behlül, Mahpeyker; biraz daha ilerlersek Suat, Feride, Kuyucaklı Yusuf diye devam ederken anlatı sahnesinde isim birdenbire silikleşmeye başlar. Özellikle Sait Faik’te baskın bir isim göremeyiz. Modernist hikâyelerde ( öykü-short story) ise adlar önemini yitirir, kişiler hem herkestir hem de hiç kimse. Müphemlik, belirsizlik en bariz özelliklerdir. 


Toplumsal belleğin yıkılıp yerini yeni bir kimlik inşasına bıraktığı bu süreçte önemli bir husus ise insanların değişen yaşam koşullarıyla şehir hayatında yaşamaya mecbur kılınmasıdır. Kentlerin hengâmesi içinde adı çıkmanın da  ad yapmanın da önemi kalmamıştır. Bu dönemde, toplumda kurgulanan kent hayatına adapte olamayan birey ise değer çatışması, kimlik çatışması, yalnızlık hissine mahkûm edilip varoluşsal kriz yaşamaya başlamıştır. Bir anlamda sosyal yapı içinde varlığına karşılık bulamayan kişi, kendi varoluş sebebini aramaya koyulmuştur. İşte Hiçoğlu’nun Serüvenleri tam olarak bu hususa parmak basmaktadır.


Öyküdeki Hiçoğlu karakteri, bunalımı/arayışı yaşayan bireylerin alegorik temsilidir. Fırlatıldığı düzen içinde var olabilmek için, evvela bir “ad”a sahip olmalıdır. Öyküde ad sahibi olmanın “ev sahibi, mal sahibi, yetki sahibi, devede kulak sahibi olmak kadar kişiyi soylandıran bir şey” olduğu belirtilir. “Adsız olmak, adların dışında yaşamak” ise “penceresiz bir odaya perde asmaya, penceresiz bir odanın penceresinden atlamaya benzeyecek” kadar saçmadır, tuhaftır. Bu bir yönüyle bahsettiğimiz döneme kadar, toplumdaki hâkim anlayışın, genel kabulün de tezahürüdür. Ada/nama sahip olmayan Hiçoğlu, adeta toplum içinde yok olmaya mahkûmdur. Var olmak için evvela onlara benzemeye çalışır. İlk iş, ayaklarını yere değdirmelidir; çünkü kentlilerin ayakları yere sağlam basarken, kendisininki yere değmemektedir. Onlar gibi olmaya çalıştıkça da, ayakları ve yer arasındaki boşluk gitgide açılır; yani kendi olmaktan vazgeçmeye çalışsa da vazgeçememektedir. Toprak sembolik anlamda “toplumun gerçeklik” algısını temsil etmekte, Hiçoğlu da çabaladıkça toplumun gerçekliğinden uzaklaşmaktadır.


Modern toplumun gerçekliği temelde “akla” dayanmaktadır. Rasyonel aklın her şeye bir çözüm bulacağına inanılır. Akla aykırı olanın, düzeni tehdit ettiği düşünülüp akla aykırı olanı ıslah etme ya da ortadan kaldırma yoluna gidilir. Aslında, Foucault’un işaret ettiği gibi modern zamanda öznenin yaşam biçimini, normlarını, söylemlerini kuran iktidar, bir gözetleyici olarak adeta insanların içinde yaşamaktadır. Olur da kişi iktidarın belirlediği sınırları içinde yaşatamazsa, iktidar onu cezalandırarak -hapishane, akıl hastanesi gibi kurumlarla- topluma “geri kazandırır.” İktidar gibi davranan kentliler de “topala değnek”, “bacaksıza tahta bacak”, “akıldan caymışa akıl aşısı” yaparak toplumdan aykırı olanı bir şekilde kendilerine benzetip, düzeni sağlayabileceklerini düşünürler. Ancak Hiçoğlu’nun durumu böyle değildir. Ayağı yerden kesik birisi, nasıl yere indirilir? 


Düzen Karşısında Hiçoğlu Olmak 


Kentliler kendilerine benzemeyen, düzeni bozan, çocukları/gelecekleri için tehdit oluşturan Hiçoğlu’ndan kurtulmak için, onu “çarmıhlama”ya karar verirler. Bu durum akla Hazreti İsa’nın çarmıha gerilme hadisesini getirir. İsa Aleyhisselam vaazlarıyla ve mabet bölgesindeki eylemlerle, Yahudi otoritelerinin ve Roma’nın atadığı valinin tepkisini çekmiş; halkı isyana teşvik eden ve toplum düzenini tehdit eden siyasi bir suçlu olarak görülüp cezalandırılmıştır. Hiçoğlu’nu cezalandıran akılla, Hazreti İsa’yı çarmıha geren akıl paralellik gösterir. Toplumdan aykırı olan/düzeni bozan, yetkili güç tarafından ortadan kaldırılmalıdır. İnancımıza göre Hazreti İsa çarmıhta ölmemiş, Tanrı tarafından kendi katına yükseltilmiştir. Hiçoğlu da çarmıh hazırlandığı halde, adını bulabilmek için iki gün daha izin koparır. Onun adını arama macerası, modern toplumda yaşayan bireyin varoluş nedenini/benliğini arama/bulma sürecinin bir özetidir. Karakterin fırlatılmışlık-terk edilmişlik hissi, adsızlıktan dolayı yaşadığı kaygı, düzenle/varlıkla bütünleşememe, iç bunalımı, yabancılaşma ve neticede hiçlik süreci aslında varoluşçu felsefenin öyküdeki yansımasıdır. 


Kimdir bu “Postacı”?


Çarmıhtan kurtulan Hiçoğlu’nun aklına, postacıya gitmek gelir. Kendisi postacıyla daha önce karşılaşmıştır. Kentliler yazdıkları mektupları, postacıyla ona iletmişlerdir. Onların aracı olarak postacıyı seçmeleri, postacının toplumda kabul gören, bir sıkıntı olduğunda başvurulan, talepte bulunulan bir makam olduğunu gösterir.


Edebi metinleri incelendiğimiz vakit postacı gibi, toplumun üzerinde rehber karakterlere rastlamak mümkün olabilir. Ad verme yetkinliğine sahip olmasından dolayı akla gelen örnek, giriş kısmında da bahsedilen Korkut Ata’dır. Korkut Ata da toplum tarafından üst otorite kabul edilen, “halkın töresini, geçmişini bilen, halkın her müşkülünü halleden geleneksel bir eğitici, yol gösterici ve akıl hocasıdır.” Postacı ve Korkut Ata arasında başka hususlarda da benzerliklere rastlanır. Öyküde postacı zamanın üzerindedir. “Kıyamet kadar vakti vardır. Kıyamete kadar bekleyecektir.” Korkut Ata da zamanı aşan bir kişidir. Hz. Muhammed dönemine yakın bir zamanda yaşadığına inanılır. Hiçoğlu gibi yerden yüksekte gezen postacı, sıradan bir kentli değildir. Adeta bir Tanrı gibi “herkesin adını sanını, işini gücünü içli dışlı bilmesi gereken”, “iyi, kötü ak veya kara haber dağıtan”, “kaderin eldivenini eline geçirmiş”, “ölüm dirim konusunda” yetkin kişidir. Hiçoğlu’nun ad sahibi olamamaktan ötürü toplumda yaşadığı sıkıntılardan, bunalımdan da haberdardır. Korkut Ata’nın da sıradan bir kişi olmadığı aşikârdır. Tanrı tarafından seçilmiş, doğaüstü güçleri olan, keramet sahibi, gaipten haber veren (kâhin), “soy soylayan boy boylayan”, hikmetli sözlerinin Tanrı’nın ilhamı olduğuna inanılan bir karakterdir. 


Postacıya atfedilen tanrısal motiflere en net evinde rastlanır. Onun evi, adeta Tanrı’nın âlemi yönettiği bir merkez gibidir. “Duvarlara, döşemelerden tavana dek, postacının resimleri asılıdır.” Âlemin her yerinde postacının/Tanrı’nın izi vardır. “Resimler bir ileri bir geri oynuyor, birbirlerine yaklaşıyor, iç içe çemberler biçiminde sıralanıyor ve yeni baştan dağılıyordular.” Tanrı/postacı kâinattaki olayları ve insanların kaderlerini tayin etmekte, her daim düzenin akışını sorunsuz sağlamaktadır. Üstün güç/bilge kişi postacı, Hiçoğlu’na Tanrı’yı mı işaret etmektedir? Yoksa postacı Tanrı mıdır?


Modern bir sorunsal ele alınırken, geleneksel kişi ve motiflerin öyküde kullanılması, parçalanmış kimlikleri bünyesinde yaşatan modern insanın, gelenekten kopamadığını ortaya koymaktadır. Aynı şekilde, Hiçoğlu’nun adının bir törenle herkesin huzurunda ilan edilmesi, kadim kültürlerde yapılan ad koyma merasimlerini hatırlatmaktadır. Postacı karakteriyle de modern hayatın karmaşası içinde kimlik bunalımı yaşayan bireyin, kendi başına benliğini/varoluş sebebini bulmasının zor olduğu, bundan sebep toplumun doğrularının, dogmalarının üstünde bir bilge kişinin/gücün rehberliğine ihtiyacı olduğu gösterilmek istenir. Üstün gücün rehberliğini kabul etmek o kadar kolay değildir. Bu yolculukta onun yol göstericiliğini sorgulatacak birçok düşünce, akım, ideoloji insanın karşısına çıkacaktır. Hiçoğlu da postacının evini ararken kendisinden kaçan kentliler yol göstermek için yarışa girerler; yani onlar da onu, kendi dünyalarına çekmek isterler. 


Öyküde bilge kişi/üstün güç postacı, mektuplar aracılığıyla Hiçoğlu’yla iletişime geçmiştir. Buna karşılık o, Hiçoğlu Divânı’nı yazmıştır. Hiçoğlu aslında kendisine gönderilen işaretleri almış, yaşadığı her şeyi bir kenara bırakıp şiir yoluyla kendi iç âlemine/benliğine dönmüştür. İlk şiirinde toplumun dayattığı düzene benzemeyi, ikincisinde kentlilerin rehber kabul ettiği/modern hayatın temel aldığı aklı reddetmiş. Üçüncü şiirde ise kentliler gibi olamadığı/modern hayata adapte olamadığı için bir bunalım ve yabancılaşma yaşadığını, neticede kendi benliğine/varoluşuna döndüğünü ilan etmiştir. Sartre’ın belirttiği üzere varlıktaki saçmalığı gören birey, bunu anlamlı hale getirmek için varoluş yükünü üzerine almalıdır/almaktadır. 


Postacı, Hiçoğlu’na adını/kaderini hemen söylemeyi teklif eder. O ise hiç düşünmeden reddeder ve adını kendini adsızlığa iten toplumun önünde öğrenmeyi tercih eder. Kayacan burada ad ve toplum arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. Ad/kader kişisel bir mesele değildir; toplumsal kimliklerden, statülerden, değer yargılarından ayrı düşünülemez. Birey varoluşunu aramaya koyulsa dahi evvela varlıkla/toplumla yüzleşmesi gerekir. 


Hiçoğlu “hiç” oldu! 


Postacı ad takma töreninde, Hiçoğlu’nun adının toprağa sağlam basan, doğruyu gerçeklikle gördüğüne inanan kentlilerin göremeyeceği, idrak edemeyeceği bir yerde olduğunu ilan eder. Onun adı, toprağın “yedi kat dibinde”dir. Yani akılla, düzenle, toplumsal kodlarla, kabul edilen gerçeklikle Hiçoğlu’nun adı anlaşılmaz; adını anlamak için bütün bunlardan sıyrılmak gerekir.


Hiçoğlu, adını öğrenince cisim kazanacağını, toplumun bir parçası olarak yerle ayaklarının birleşeceğini düşünmektedir. Fakat öğrenince, isminin kaderini yaşar: Gökyüzüne yükselir ve hiç olur. Sahi, Hiçoğlu bu düzende var olmuş mudur? Modern toplumda yalnızlaşan, yabancılaşan birey, toplumun dayattıklarıyla sıradan bir hayat süremez. Varoluş nedenini aramaya koyuldukça da toplumdan uzaklaşır, neticede bir hiç olur. Aslında Sartre’nin belirttiği gibi varlığı kendi karşısında hiçleştiren birey, sorgulanan karşısında kendisi de hiçleşir. 


Öykünün sonunda âlemden bir ses bütün gerçekliği kentlilere duyurmak istercesine meydanda çırpınmaktadır: “hiç, hiç, hiiiiç.” Varoluş sebebini bulan birey, artık âlemden bir parça haline gelmiştir. “Nerdesin Hiçoğlu?, Nerdeyim Hiçoğlu?, Hiçooooğlu nerdeyiz?” diye haykıran kuş, kentlilere: Hiçoğlu’nu yeryüzünde aramayın, o artık âlemden bir parçadır der. Yani fiziki olarak hiç olmuştur, onu görmek için âleme bakmanız gerekir.


“Hiçoğlu’nun Serüvenleri”, tüm zaman ve kültürlerde önemli bir yere sahip olan “ad” meselesinin, modern zamanda daha karmaşık, çetrefilli, içinden çıkılamaz bir hal olduğunu gözler önüne serer. Bütün bu karmaşa içinde adını/varoluş sebebini arayan kişi, bir rehbere/bilge kişiye/üstün güce ihtiyacı duyar. O vakit düşünmek gerekir: Benim postacım kim? Sahi, senin postacın kim?

 

Kaynakça

Kaya, Nilay. “Feyyaz Kayacan Öykücülüğünde Görme Problemi”. Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul, 2009.

Kayacan Feyyaz. Şişedeki Adam- Hiçoğlu’nun Serüvenleri. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 2018.

Özdemir, Hasan. “Dede Korkut’un Kişiliği ile İlgili Efsaneler”. Türkoloji Dergisi, Cilt. 16, Sayı:2 (2003): 23-33.

Sartre, Jean-Paul. Varlık ve Hiçlik. çev:Turhan Ilgaz, Gaye Çankaya Eksen. İstanbul: İthaki Yayınları, 2009.




Yorumlar


Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun

bottom of page