top of page

METİNÖRGÜ

  • Yazarın fotoğrafı: Oğuzhan Oğuzbey
    Oğuzhan Oğuzbey
  • 6 gün önce
  • 4 dakikada okunur

Oğuzhan Oğuzbey: Keziban bundan çok çok önce Olağan Hikâye’nin 13. ve 14. sayılarında Ut Fabula Poesis diye bir köşe yapmıştın. İlk okuduğumda sayfanın kenarına şöyle bir not almıştım: “Bunu ben yazacaktım.” hayıflanmadım da değil. Şimdi bu köşeyi birlikte yapma fırsatımız oldu. Köşenin fikri senin. Sen başla istersen. 


Keziban Soylu: Köşeyi hatırlamana sevindim Oğuzhan çünkü hangi sayılardaydı ben hatırlamıyorum. “Bunu ben yapacaktım” demene de şaşırmadım, aslında şiirle ilgilenen ve yazan da biri olarak bu konu hakkında senin de düşündüğünü biliyorum. Zaten bu köşeyi bunun için beraber yapmaya karar verdik. Şiiri ve öyküyü ortak paydada buluşturan ses konusunu biraz daha yakından inceleme ve üzerine konuşmaya çalışacağız bu köşede ve bu sayıda. Yani köşeye de adını verdiğimiz “text, texture” aslında bize göre ve bazı kaynaklara göre bir sesin, sözcüklerle örüldüğü bir yapı. Kelimenin anlamında “örmek” de var. Biz de bir fikri, bir düşünceyi bu köşede kendimizce oluşturmaya çalışacağız.    


Oğuzhan Oğuzbey: Dediğine katılarak şöyle bir ekleme de getirebilirim. Text ve texture sözcükleri metin ilgisi olan bütün bir sanatı kapsamaktadır. Dolayısıyla bu köşede yalnızca şiir ve öykü üzerine konuşmayacağımızı söyleyebiliriz. Text ve texture; sinema, tiyatro, resim, müzik gibi birçok alanı içinde kapsıyor. Çünkü esasında sanatla olan ilişkimiz metinle olan ilişkimizle paralel ilerler. Biri diğerinden fazla yahut eksik olamaz.  


Keziban Soylu: Evet. Bölüme text ismini verirken sadece yazılı değil araçları farklı olan ama nihayetinde bir metin (‘text’) olarak adlandıracağımız her şeyi bu köşede biraz konuşacağız. Bu sayıda daha çok şiir, ses ve hikâye odağında bir girizgâh yapacacağız. Biliyoruz ki matbaayla metinlerin seslendirilen şeyler olmaktan çıkıp göze hitap eden bir şey hâline gelmesi metnin ana unsuru olan ses’ten uzaklaştığını ve metinde önemli bir unsurun eksik kaldığını gösteriyor.


Oğuzhan Oğuzbey: Bu noktada aslında değişen dünya paradigmalarını da göz ardı etmemek gerekir. Önceleri ozan dediğimiz şairler sözün kulaktan göze düşmesiyle şiirin, metin (text) yazarı hâline geldiler.  


Keziban Soylu: Şimdi Oğuzhan, metin yazarı hâline geldi demek belki sıkıntılı bir benzetme olabilir. Bu tanıma da biraz katılamadım. Ama şu gerçek ki modern öncesi dönemdeki ozanlar, bizdeki kâriler, retorik üstatları matbaayla beraber kıymetini yitirdi. Ve artık seslendirilmek için yazılması gerekli olan metinler sessizce içimizden okunan şeylere dönüştü. Şiir, hikâye buna dâhil. Bu şöyle bir sorunu doğurdu ki metin asıl unsuru olan sesini kaybetti. Hâlbuki bunu sakınması, koruması gerekirdi.  


Oğuzhan Oğuzbey: Metin yazarı deme sebebim işte tam da bahsettiğin noktada yazarın karşısında yavaş yavaş bir kâriyi veyahut retorik üstatlarını yitirmesiyle başladı. Bahsettiğimiz sesin nasıl bir ses olduğunu da ayırt etmek gerekir. Örneğin mesneviler bir hikâye midir şiir midir? Tahkiye ne oranda şiire dâhil olabilir? Bahsettiğimiz ses, şiirdeki kafiye midir yoksa başka bir şey mi? Örneğin Mehmet Âkif’in “Seyfi Baba, Küfe, Asım” gibi metinleri teknik birkaç değişimle birlikte hikâye yapılabilir. Ancak bugünden geriye doğru baktığımızda mesneviler de dâhil olmak üzere Mehmet Âkif’in metinlerini şiir yapan şey ne? Ben Mehmet Âkif’i okuduğumda müthiş bir hikâye görüyorum. Şiir olarak pek düşünemiyorum.  


Keziban Soylu: Soruya şu yolla cevap vereceğim. Bizde klasik edebiyattan II. Yeni edebiyatına kadar bir “sesin” peşindeydi metinler. Yani günümüzde nesir alanına dâhil ettiğimiz pek çok yazım türü manzum ve nesir olarak karışık yazılırdı, söylenirdi zaten. Bu yüzden mesneviler aslında bir hikâyenin manzum olarak, sesle işlendiği metinlerdir. Mehmet Âkif’e gelecek olursak ben de Âkif’i okuduğumda müthiş bir şiir ve ses duyuyorum. Burda sanırım zıt düşünüyoruz. Şiir olarak düşünemiyorum cümleni kınarım :) Âkif’in “şiirlerinde” bir tahkiye, öykü olduğunu elbette söyleyebiliriz. Ama bu metinleri şiir yapan asıl şey Âkif’in müthiş bir ses işçisi olmasıdır. Buna kafiyesi de dâhil, bir şiiri şiir yapmaya yarayan imgesi, âhengi ve okuru içine alan sesli oku ya da okuma kendini okuyucusuna dayatan coşkun dili de dâhildir. Gerçekten Âkif her ne kadar kendine şair demekten geri dursa da o senin hikâye dediğin metinleriyle gerçek sesler bulabilmiş Türk şiirimizin önde gelen şairlerindendir.     


Oğuzhan Oğuzbey: Okuduğu ilk kitap Âkif’in Safahat’ı olan birine böyle demeni ben kınıyorum. Burada bahsetmek istediğim şey Âkif’te tahkiye unsurunun çok ön planda oluşu. Ancak ses dediğimiz şeyin bir âhenkler bütünü olduğunu düşünürsek ve bu bütünün herkeste farklı şekilde tezahür ettiğini söylersek sanıyorum Âkif’in şiirini de daha iyi anlayabiliriz. Yani sesin tek bir formu yoktur. Nitekim Ezra Pound’un ilk kez radyoya çıktığı zaman verdiği tepkiyi de burada vermek gerekir: “Yazacağıma kükrüyorum. Yeni bir teknik/yazıdan sonra çok çok ilginç.” 46. Kanto’yu okuduktan sonra Pound’un böyle bir tepki vermesi onun şiire ve sese bakış açısını da bir noktada ortaya koyuyor. Aynı zamanda ses konusundaki çeşitliliği de görmüş oluyoruz. Âkif şiirinin sesini tahkiye ile sağlarken Pound’ta matbaa öncesi sesin özlemi vardır. Yani karşısında dinleyici ister. Türk edebiyatında bu konu bir hayli çetrefillidir. 


Keziban Soylu: Ezra Pound örneği güzel. “Yazacağıma kükrüyorum” ifadesi aslında iyi bir şiir okuduktan sonra benim de tepkim oluyor genelde. Yani şair “yazmamış da kükremiş” demişliğim çok oldu. Tam tersini de mümkün. Âkif konusunda şunu da söyleyebiliriz hangi bağlamda söylendiğini tam hatırlamamakla beraber Turgut Uyar hayatla bağını koparmamış her şiirin gizli ya da açık iyi ya da kötü bir öyküsünün olduğunu söyler. Âkif’in şiirinde elbette bir öykünün varlığı söz konusu ama onun metinlerini şiirden söküp almak için “hikâye ön planda” demek yetersiz olacak. Tüm bunların ötesinde aslında hem şiirin hem hikâyenin temelde bir öyküye dayandığını biliyoruz. Bu metinlerin cevher bir öyküleri vardır bakacak olursak. William Randall’ın ifadesiyle: Öykü; gerçek ya da kurgusal, nesir veya şiir olan bir anlatıdır.   


Oğuzhan Oğuzbey: Verdiğin örneklerle birlikte aklıma şu geliyor divan şiirimiz klasik musikimizi oluşturmuştur. Bu aynı zamanda o şiirlerin seslendirilen şiirler olduğunu da göstermektedir. Son döneme girdiğimizde bestelenen şiirlerin azaldığını da görmekteyiz. Divan şiirindeki ses Türk musikisinin de makamlarını oluşturmuştur. Ses ile bu kadar yakın bir ünsiyet kuran şiirimiz artık canlılığa değil kelimelerle “kurulan” bir yapıya bürünmüştür. 


Keziban Soylu: Evet katılırım. Ne demişti Cemal Süreya “şiir geldi kelimeye dayandı.” Toparlarsak, uzun bir konu ama sonraki sayılara da malzeme bırakarak bu pilot bölümümüzü şöyle tamamlayalım:


Oğuzhan Oğuzbey: Ses her şey değildir ama çok şeydir.  




Metnimiz karışık olmakla birlikte zihnimizi yansıtmaktadır


Yorumlar


Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun

© 2026 Nev Hikaye, Tüm Haklar Sakldır

  • Facebook
  • Twitter

Wixprof web tasarım

 
bottom of page