top of page

Aman Literatüre Geçmesin

  • Yazarın fotoğrafı: Oğuzhan Oğuzbey
    Oğuzhan Oğuzbey
  • 23 Haz
  • 5 dakikada okunur

Keziban Soylu: Evet bugün Metinörgü’de konumuz, edebiyatımızın başat sorunlarından bir tanesi daha. Konuşulacak pek çok şey çıkıyor Türk yazınımızda kendimize sorun ettiğimiz. Bu da onlardan biri, hatta en önemlilerinden desek yanlış söylemiş olmayız. Birkaç kavram etrafında konuşacağız konuyu. Şöyle ki; edebiyat tarihçiliği, literatür meselesi. Bunun yanı sıra burada yazarın konumu, edebiyat tarihçiliği nedir ve ilkeleri nedir, biz bunlar üzerine ne düşünüyoruz gibi ekmek kavgasında olanların pek de umrunda olmayacağı mevzular.

Konuya şuradan girmek isterim, hâlihazırda metinler üreten bir yazarın cümlesinden yola çıkarak bugün bu konuya takıldık. Dergimizin geçen sayısında yayımlanmış bir hikâyeyi kötü bularak şöyle bir cümle edilmişti: “Bundan daha iyi durumdaki öykülerimi bile literatüre geçmesin aman diyerek rafa kaldırmışlığım var.” Açıkçası o kadar kolay olmadığını söylemek isterim. Hani pay küçük, avcı çok. Yazılsa kim yazacak, bu işin bir tahlil, tasnif, tarih kısmı var… Cümleyi tamamen sahibinden sıyırarak alıntılıyorum. Sadece cümlenin kendisiyle, mesajıyla ilgileniyorum şu an. Biraz ciddileşirsek, bu mevzu bizde hep bir sorundu sanki, edebiyat tarihçiliği. Aslında bilim değil dediğimiz edebiyatın en çok bilime, verilere, tahlillere ihtiyaç duyduğu kısım. Üretilen onca eserin içerisinden belli ölçütler oluşturup, seçip, eleyip, yazmak, tarihe not düşmek. Bir yapay zekâya yaptırmıyorsanız bu işi (ki bu bile güvenilir olmayabilir) eleştirmen ve onun nitelikleri ve kimlikleriyle de işlerin değişebildiği bir saha. Ulusal kimliklerin, devlet politikalarının, kültür politikalarının, ekonomik koşulların etkili olduğu bir saha. Özellikle 19. yüzyıl ve millî kimliklerin oluşmasıyla beraber tarih yazımı da bu şekilde oluşturulmuş. Aynı “düşünme biçimiyle” edebiyat yazımı da. Yani devletin sosyal, siyasi, millî kimlik oluşturma politikasıyla kanonik eserler, okutulması gereken eserler belirlenebilmiş. Ya da şöyle ifade edelim öyle yapılması istenmiş. Mesela Fuat Köprülü’nün eserine bu yönden bakılabilir. Şu da var ki edebiyat bir yandan toplumun tarihî gerçekleriyle de beraberdir ve mutlaka yansır üretilen işlere. Yanı sıra hem bizde hem de Batı edebiyatında edebiyat tarihi yazımının sadece bu şekilde oluşturulamayacağı işin teorisyenleri tarafından ortaya konmuştur. 

Oğuzhan Oğuzbey: Bana göre “Literatür” mevzusunun en küçük yapı birimi yazardır. Dolayısıyla fikir yürütmeye buradan başlayayım. Mesela şu soruyu açalım önce, yazar literatür mevzusunu bir motivasyon olarak kullanabilir mi? Bu bana çok uzak bir motivasyon kaynağı gibi geliyor. Mesela Dostoyevski’nin Kumarbaz kitabını kumar borcunu kapatmak için yazdığını biliyoruz. Demek ki Dostoyevski’nin motivasyon kaynağı literatür değilmiş. Tabii yazarda oluşan “yarınlara kalma” duygusunu da küçümsemiyorum. Ancak ilk elden temel motivasyon kaynağı “hikâyeyi yırtıp atmak” meselesinin literatür gerekçesinde olmasını hatalı buluyorum. Çünkü Keziban senin de bahsettiğin gibi “literatür” deyip geçtiğimiz kavramın aslında bir çok paydaşları bulunuyor. Bu kadar sistemli ve karışık bir kavramın hemen kolay söylenmesi biraz abesle iştigal ediyor. Edebiyat kozasının bir şemasını çıkartacak olsak “literatür” bu kozanın en dış katmanı olarak karşımıza çıkar. Bu kozayı ancak dıştan yırtmaya başladığınızda karşınıza “literatür” çıkar. Bu da salt okurun yapabileceği bir yöntemdir. Yazar, kozanın çekirdek kısmında durur. İçten dışa yönelmek yani “literatür”e ulaşmak için katmanlar vardır. Özetle literatür bir yazarın belki yazarlık hayatının en sonunda belki de hiç düşünmemesi gereken bir şeydir. Çünkü hepimiz biliriz ki edebiyat karın doyurmaz :)

Keziban Soylu: Güzel bir noktaya geldin aslında Oğuzhan. Bu kalıcılık meselesi aslında yazarın, sanatçının da diyelim içten içe en çok ellerini ovuşturup beklediği ve istediği şeydir sanırım. Eğer o cümle gerçek bir kalıcılık kaygısıyla söylenmişse, aceleci bir cümle olmuş diyebiliriz. Edebiyat tarihçiliğinin ağırca, itinayla ilerlediği, pek çok farklı ölçütünün olduğu ortada. Tek başına o dergilere verilen metinler bir literatür hedefi güderek yollanıyorsa ortada garip bir durum var. Yıllık tarzı ile oluşturulmuş bir edebiyat tarihine eklemlenmekse hedefiniz sarf edilen cümle makul. “Şu eseriyle” kalıcı olmak değil de ismen yer almaktır bu. Ama gerçek bir kalıcılık hedefiyle söyleniyorsa cümle, hedefe ulaşmayacak serbest bir atış yaptınız. Yine cümleden uzaklaşarak pek çok yazarın, bizlerin de bu kaygılarda olabileceğini söylersek hepimizin biraz “romantik öznelcilik”le iyi ruh hâllerinde olmadığını belirtebiliriz. Biraz yazarın fıtri durumuyla da ilgili bir konuya geliriz burada. “...Hem dünyanın yaratıcılığını hem de mahşer gününün efendiliğini kendine yakıştıran yazar..” Henüz eseri ispatlanmamış, henüz okuruna ulaşmamış, henüz eserinin, metinlerinin neden diğerinden farklı olduğu ortaya koyulmamış, henüz eseri kutsallaştırılmamış. Ama o kendini çoktan ilan etmiş. Kaldı ki hepimiz küçücük, minör bir edebiyatın içerisindeyken, eleştirmen denilen kahraman ortalığa çıkmamışken, okur henüz kurtarıcısını ilan etmemişken.

Oğuzhan Oğuzbey: İşte bu faktörler göz önünde bulundurulunca yazar, minimal olduğu oranda ruh sağlığını koruyabilir diyebiliriz aslında. Belki de işi çok basite indirgeyerek İsmet Özel’in dediği gibi “ucuz” olduğu için yazıyorum demeliyiz. Ben özellikle literatür mevzusuna daha farklı bir noktadan bakmayı yeğliyorum. Bana göre literatür dediğimiz bütüncül bir yapının varlığından artık bahsedemeyeceğiz gibi. Özellikle burada kullandığın “minör edebiyat” kavramına da ayrıca eğilmek gerekir. Postmodern hayatlar ve sistemler mecburen sanatı da “minör” oranına düşürüyor. Yani aslında biz literatürü oluşturan temel eserlere “kanon” diyoruz ya, artık postmodern çağda böyle bir kanonun varlığından söz edebileceğimizi düşünmüyorum. Bunu, edebiyatın paydaşlarının (yazar-eleştirmen-okur) varlığından ayrı bir çağ meselesi olarak görüyorum. Yazar istese de istemese de küçük bir boşluk veya küçük bir ses olduğunu eninde sonunda kabul edecektir. Literatür de yıllaaaaar sonra toplanınca belki de bizim de içinde bulunduğumuz dönemi çağın da gereği olarak “Kayıp İsimler Antolojisi” olarak adlandıracak. 

Keziban Soylu: Katılıyorum sana. Şöyle, içinde bulunduğumuz ortamı görüyoruz. Genel olarak bana şu an Türkiye’de iki koldan edebiyat üretilmeye çalışıyor ve bu iki kol edebiyatın da minör pek çok alt kolları var gibi geliyor. Yani benim olanı okuduğum bu yönde. Çeşitli edebiyat grupları, dergiler etrafında, yayınevi etrafında şekillenen, bazı baş yazarların etrafında şekillendirmek istedikleri edebiyat, şahısların kendi ürettikleri... Sanki önceden farklı mıydı, değildi tabii ki ama artık ismini okumaktan da yazmaktan da açıkça sıkıldığım modern-postmodern zımbırtılarından sonra özellikle sanat dünyamızın iyice mikrolaşmaya başladığını düşünüyorum. Bir edebiyattan ziyade yazın dünyasının olduğuna inanıyorum. Yazını edebiyatla aynı manada kullanmadığımı belirtmek isterim. Sonrası için bir kanondan bahsedebilir miyiz artık, bahsederiz bence. Yani biz bahsetmesek devlet politikalarıyla bahsedilir, bir kabul gören eleştirmen çıkar bazı eserleri işaret eder ve gösterir, okur popülerden bir inşa yaratır. Ama kendi adıma ne kadar güvenilir gelir bana bilemiyorum. Yazara güvenmediğim kadar eleştirmene, politikalara da güvenmiyorum. Dosya konumuzda da bu sayı onu yaptık aslıda. Kıyıda kalmış, kanona dâhil edilmemiş yazarlar. Bir eserin kalıcılığından bahsediyorsak genelde onu diğerlerinden ayıran farklı durumların olduğunu söyleriz. Dil, üslup, yaratıcılık, toplumda o eserin bir yer bulması. Evet vardır bunlar ama en başta da bahsetmiştik bu işin devletin kültür politikası olduğu da bir gerçek aynı zamanda. Verilen ödüllerin, öne çıkarılanların, her yerde ismini, kendini gördüklerimizin. İnsanın kendi için bir sanat, yazar yaratımı. Bazen diyorum tüm bu gördüğümüz yazarlar, okuduğumuz eserle bir “komplo kanon” :) Tabii bazılarını okuyunca yok öyle değilmiş diyoruz. Hani Fuko (Foucault) diyor ya “Benim derdim edebiyatın nasıl estetik bir içeriği olduğu değil, edebiyat söyleminin nasıl oluşturulduğudur.” Edebiyat tarihçiliği budur işte. Görüyoruz, okuyoruz onları ama neden? Ayrımı, farkı nedir diğerlerinden? Mesela benim dosyada yazdığım Fahri Erdinç, döneminde yaşarken en önemli bulunan, fark edilen yazarlarından iken siyasi olaylar sebebiyle 1949’da Bulgaristan’a gidip yerleştikten sonra politikalar gereği esamesi okunmuyor. Aynı şekilde Nazım Hikmet örneği. Yani ezcümle literatür de literatüre geçmek de kari, o kadar basit olmasa gerek. Ve arkasında bazı planlar ve programlar olsa gerek…


Yorumlar


Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun

© 2026 Nev Hikaye, Tüm Haklar Sakldır

  • Instagram
  • X

Wixprof web tasarım

bottom of page