Dedem Korkut Ölüptür, Bilmem Adımı Kim Vire
- Oğuzhan Oğuzbey
- 23 Haz
- 7 dakikada okunur
Keziban Soylu: Aslında köşede bu sayı için üzerine düşündüğümüz farklı konular vardı ama önce şu “başlık” konusunu bir konuşalım dedik. Biraz daha işimize, asıl odak noktamız olan metne, örgüye ve yapıya dönmek istedik. Başlık, metinörgü diye isim verdiğimiz texture’un, yapının hem ilk ilmeği hem son ilmeği demek. Bu yüzden yazarın metni için de hayatidir denilebilir.
Ben niye takılıyorum bu başlığa diye sorulacak olursa önce okur olarak elime aldığım muhatap olduğum o metnin, kitabın beni avlamasını, iyi bir yem sunmasını bekliyorum. Bir kitaba başlık vermek, iyi bir kapak yapmak, sonra iyi bir arka kapak yazısı yazmak edebîliğinin yanında kitabı reklam ve cazibe unsurlarından biri yapıyor. Okur önce kapağa, isme, arka kapağa ve en son içinde ne var diye bakıyor. Hatta bir araştırmaya göre de okurların büyük çoğunluğu önce başlığa bakıyor ve ona göre o eseri alıyor ya da okumaya başlıyor. Kolay bir iş değil bence öykü, şiir, kitap ne olursa ona bir isim vermek. Çünkü aslında eserinize bir isim vermiş oluyorsunuz ve o eser hayatı boyunca o isimle anılıyor. Siz de o eserin “isim babasısınız.” Bir isim vermek demek o şeyi var kılmak, varlık alanına çıkarmak demek. Hani ismiyle yaşar misali. Ben de gerek günümüz dergilerinde yazılan metinlere gerek de kitaplara verilmiş olan isimlere biraz kabaca “takığım” diyebilirim. Ama özellikle de kitap dışı ortamlarda yer alan metinlerde buna takılıyorum ve sorun ediyorum diyebilirim. Metnin özünü, fikrini; metinde karşılaşacağım şeyin ne olabileceğine dair şöyle bir pırıltı uyandırmayan başlıklar görünce eser de yazar da bende biraz eksi puanla başlıyor. Ki yazar metne uygun, uyumlu, o güzel başlığı bulamayınca da yapının kendisini de zedelemiş oluyor. Nasıl olmalı ki bir başlık denilirse aklıma gelen o tozlu ilk cevap, “efradını cami ağyarını mani.” Uzatma, sözü yorma, sürekli tanım yapma, özü ver, yeni bir isim koy, senden bir şey olsun, ışık olsun, merak ettir, metni de yansıt. Sürekli aynı yapıyla kurulmuş başlıklar, upuzun başlıklar, hiçbir şey vadetmeyen ve son kertede öylece çalınmış başlıklar canımı sıkıyor. Sizi öbüründen ayıran biricik metninize bir isim koymadınız yani.(!) Koyamadınız. Ya da bir isim verdiniz ama kolaya kaçıp bin yıllık Dede Korkut başlıklarından aşırma yaptınız? Çoktan okuru kaybettiniz. Büyüyü bozdunuz, işin tadını kaçırdınız. Yani biraz sıkıldım artık “turur” ekine yaslanıp “Salur Kazan’ın Şunu Öldür-düğüdür” şeklinde kurulan tembel zihin işi başlıklardan Oğuzhan.
Oğuzhan Oğuzbey: Sıkıntını paylaşıyorum Keziban. Sahaflarda gezinirken başlığına vurulduğum ancak okuma gündemime almayı düşünmediğim kitaplara rastlarım. Elime aldığımda senin de bahsettiğin gibi şöyle bir bakışırız onlarla. Bir taraftan alıp hemen tüketmek aceleciliği bir taraftan da ya bir kandırmacaysa bu diye düşündüğüm çok olmuştur. Ama eninde sonunda başlığın büyüsüne kapılıp almışımdır. Kitaplığımda bu tarz kitaplar çok var. Dönüp okumadığım ama birlikte soluk alıp arada sırada bakıştığım. Birbirimizi ayartmaya çalışırız okumak için. Kitapla olan bu ilişkimiz başlığıyla başlıyor önce sonra içeriğine bakıyoruz. Öykülerde de çoğu zaman böyle olur. Aslında metinle kurduğumuz bu bağ bir terzinin kumaş topuyla kurduğu bağa benzer. Terzi kumaş alacağı zaman topun tamamını açmakla uğraşmaz şöyle bir ucundan çekiştirerek ona dokunur. İyi olduğuna veya olmadığına kanaat getirir, sonunda ya alır ya almaz. Tabii okurun metinle kurduğu ilişki bu kadar keskin değil. Okur eninde sonunda okuma oburluğuna yenik düşerek başlık kötü de olsa okuma sürecini tamamlamayı hedefler. Gerçi bu yazara bir rahatlık sağlamamalı. Başlık evet çok önemlidir ancak bizi yanıltabilir de. Düşünüyorum da öykünün içinde anlam bulan ama ilk bakışta kötü görünen başlıklar aklıma geliyor. Tomris Uyar’ın “Şen Ol Bayburt” adlı öyküsü bunlardan bir tanesi. Bu tarz başlıklar da söz konusu elbette. Ama öte yandan hazırcılık ve kolaya kaçarak kullanılan ve artık kullanıla kullanıla dilimizi törpülemiş başlıklar da söz konusu. Yazar kafasını işletmeye başlıktan başlamalı ve öyküde göstermeli. Ancak bu anlamda tam tersi bir durum ortaya çıkıyor. Kişi söz gelimi, iyi bir metin yazıyor ve sonunda bu metne bir başlık -veya kitaba- vermeye gelince tıkanıyor. Problem sorumuz şu olmalı, ad vermekte neden zorlanıyoruz? Biz dünyada var olduğumuzda üzerine düşündüğümüz, yaşadığımız şeyler bizden önce adlandırılmıştı. Yani biz başında bir kısıtlama ile var olduk. “Masa” “Masa”dır ve öyledir kuşkusuz. Ad (başlık) vermek hayatın olağan akışında çok az maruz kaldığımız bir durum. Bir pîrifâni hayatında belki de kendi çocuklarına ad verebiliyor. Onun dışında dilin hazırkalıpları gündelik hayatımızın algılayışımızda beynimizi kısıtlayarak işlemini duraksatıyor. Ad vermek ve dil mevzusu burada asıl üzerine düşünmemiz gerekenlerden bir tanesi.
Keziban Soylu: İşte Oğuzhan bir kandırmacaya düştüysen yazar senin için iyi bir yem koymuştur diyebiliriz. İçerik artık senin ve metinle aranda olacak olandır. Yazar o saatten sonra sorumlu değildir bundan. Aynı şekilde okur da o yumağı eline almadan önce ilk ilmeğe bakıyor. Okur okuma sürecini tamamlamayı hedefler, sözünü sanırım iyi, nitelikli bir okur için söylüyorsun. Çünkü günümüzde çoğu okur gerek internet ortamındaki bir metnin gerek de matbu bir metnin yüzde 30’unu falan okuyor. Daha azı bile olabilir. Yine bir araştırmadan aktararak söylüyorum. Okuyucuların çoğu, başlığı ve ilk paragrafı okuduktan sonra şöyle bir göz atma yöntemiyle metni kapatıyor-muş.
Adlandırma mevzusunda bence yazarın elinde tuttuğu önemli yeteneklerinden biri bence bu. Bir şeye ad vermek. Pîrifâni biri yalnız çocuklarına isim verme şansına sahipse dediğin gibi yazarın eline bu şans pek çok kez geçiyor. Ki yazar biraz da ad vermekle meşhur değil midir. Hislere, olaylara, durumlara. Üstelik elinde seslerden, kelimelerden sınırsız imkân var. Düşünüyorum da herhâlde bir şeyler yazarken en keyif aldığım şeylerden biri o metne isim vermek. Yazar bunu metin tamamlandığında da yapar, yazma esnasında da yapabilir, önce ismini bulup sonradan da metni oluşturabilir. Orası yazara göre değişir tabii. Asıl sorun bu değil. Bence başlık konusunda günümüz yazarı zorlandığından bu işi geri plana atıyor değil. Bence olan, bir şeylerin tekerrür etmesi galiba. Başlık verme işi de yazıevrenimize sonradan dâhil olan bir şey. Metinlere başlık verilmez verilirse de konusu, teması ya da redifi vs. ile verilirdi. Düzyazılar içinse metni tanımlayıcı bir girizgâh hizmeti gören cümle konulurdu. Günümüzde yayımlanan hikâye, şiir, deneme, eleştiri metinlerinde yine böyle tanımlayıcı başlıkların yer aldığını görüyorum. Gerçekten hikâyede de şiirde de böyle başlıkları bizzat okudum. Yani tam olarak sebep nedir bunu da çözümleyemiyorum açıkçası. Birkaç önemli, kendi sesini bulmuş şair ve hikâyecinin etkisi olabilir belki. Aklıma İsmet Özel geliyor ilk olarak. Onun başlıklarından aşırmaları çok fark ediyorum her metin türünde.
Bakacağımız ilk şey başlık. Ben kötü başlıkla bir metin verirsem utanıyorum açıkçası. Hani yazı kotarır bir şekilde kendi kendini. Unutulur gider kötüyse de ama başlık. Mesela örnek verelim müthiş iyi bir eleştiri, deneme metni yazdınız ve şöyle bir başlık verdiniz: Türk Öyküsünün ..Bir Şeyi.. Üzerine Bir Deneme, Şu Yazar Bize Ne Söyler?, Bir … Ustası (İki Nokta Üst Üste Mutlaka): İsim-Soyisim, Cemal Süreya’nın Şunu Söylediğidir… Hangi akademik derginin furyasıdır, modasıdır bu bilemiyorum. Ya da herkes makale, bildiri mi sunuyor? Öyle mi hazırlanmamız gerekiyor metne? Ya da başlık verme gereksinimi bile hissetmeyip okura anahtar kelimeler verenler de var: Kitap, Kedi, Yazar adı, Şeyler… minvalinde. Hakiki bir tembellik. Hâlbuki o müthiş metni yazan yazardan metni anımsatacak, özümleyecek iyi bir başlık da pekâlâ gelirdi. Ama böylesi başlıklar daha havalı oluyor herhâlde. Bir geriye dönüş, tahkiyecilik işi var. Oysa sınırsız bir imkânla parıldayan bir şey bulunabilirdi. Açıkçası geçmiş dönemde yazan diğer pek çok yazarın müstakil eleştiri, deneme metinlerine bakınca ufuk açan çok iyi şeyler var. Artık burası da biraz yozlaştı sanırım. “Ad vermek ve dil mevzusu burada asıl üzerine düşünmemiz gerekenlerden bir tanesi.” O zaman bu durumda yazar eserine bir isim verememişse gündelik dili mi aşamamıştır demeliyiz. Ya da tam olarak bazen eserini tanıyamamış ve ona bir ad verememiştir mi diyeceğiz. Bir metne neden isim veremezsin ki? Ya dediğin gibi yazar olarak asıl yapman gereken ve aşman gereken gündelik dili yıkma kuvvetin yok ya da o iyi kelimeler sende yok. Böyle mi söylenmeli?
Oğuzhan Oğuzbey: Bence buradaki husus dili bilmek veya bilmemek değil. Güncel edebiyatımızda bariz bir üşengeçlik görülüyor. Düşünme üşengeçliği diyebiliriz buna. Kaldı ki ekran sürelerinin bunca fazla olduğu bir çağda yazar da gündelik dile gündelik “kafa” işleyişine mecburen maruz kalamıyor engel de olamıyor. Bu da elbette metinlerimize ve başlıklarımıza yansıyor. Öte yandan bence şu da göz ardı edilmemeli: Dergiler üretim okullarıdır. Bir derginin işleyişinde fiili olarak bulunuyorsanız, bazen sadece dergiyi çıkarmak üzerine yoğunlaşmanız gerekiyor ve dolayısıyla düşünmeye vakit kalmıyor. Kalemin (klavyenin mi demeliydi?) devamlı işlek hâlde olması bir yerden sonra yazarı da metnine ve fikir dünyasına köreltiyor. Hatta çoğu zaman eleştiri adı altında bölük pörçük, numaralandırılmış paragraflar görüyoruz dergilerde. Gerçi eleştiri metni üretmek bazen yazarın bile/isteye yaptığı bir şey olmuyor. O yüzden bu metinlerin başlıklarındaki kısırlığın sebebi bu olabilir. Ya da artık Nurullah Ataç’ın dediği gibi “edebiyatı kendine dert edinmiş değil(ler) ki”
Eskilerin deneme/eleştiri adamları sadece bu alana yoğunlaşıp metinler üretiyorlardı. Dolayısıyla o metinler, eleştiriler, başlıklar bugün de dönüp okuduğumuz hâle geldiler. Bunların hepsini kendinde barındıran Ahmet Hamdi Tanpınar’ı anımsıyorum. Deneme, eleştiri, şiir, hikâye, roman. Bilgiye/görüntüye/göstergelere çok çabuk ulaşılan bu çağda yazar bir alanda istidat sahibi olmak isteyebilir elbette. Bu durum doğaldır. Bana göre başlıkların kötülüğü şiir, roman ve öyküde kabul edilemez bir hâle geliyor. Hele hele öyküde bu ayyuka çıkıyor. Doğrusu gönül, gözden kaçan bir kelime bütün bir öyküyü kötü hâle getirebiliyorken işlek, parlak bir başlık arıyor. Deneme, eleştiri mevzusunu da başka bir metinörgüde konuşmak isterim seninle. Hazır başlık demişken insanın sayıp dökesi geliyor: Enis Batur’un “Öldükten Nice Sonra Sahibini Rahatlatmak İçin Bir Geceliğine Geri Dönen Kedi” başlıklı denemesi beni ilk okuduğum anda alıp götürmüştü. Ali Ayçil’in bir deneme başlığı: “Gençken Altı Çizilmiş Satırların Güzelliği”, Fethi Naci’nin “İnsan Tükenmez” serlevhası ve aklımda kalan “başlıklar.” Bilge Karasu Göçmüş Kediler Bahçesi. Oktay Akbal Yalnızlık Bana Yasak. Turgut Uyar Dünya’nın En Güzel Arabistan’ı. Nezihe Meriç Açar da Tutku Gülleri Açar. Tomris Uyar Yaz Düşleri Düş Kışları. Rasim Özdenören Hastalar ve Işıklar. Metin Eloğlu İstanbullu…
Keziban Soylu: Sanırım haklısın “düşünme üşengeçliği” denilebilir. Aklıma ilk gelen başlıkları sayayım ben de. Cemal Süreya’nın Şapkam Dolu Çiçekle’si iyi başlık denince aklıma hep ilk gelenlerden, güzel gelir bana. (Çok istenirse öykünmek için Cemal Süreya’nın “Babam Ceyhun Boy Boyluyor” başlıklı bir metni de vardı, bakılabilir.) Boğaziçi Şıngır Mıngır iyidir. Ayışığında Çalışkur. Korkuyu Beklerken. Hem edebiyat hem edebiyat dışı Ferhan Şensoy genel olarak başlık verme konusunda ustadır. İlk aklıma gelenler. Okuyanların da aklına belki daha güzel örnekler çoktan gelmiştir. Bir de son olarak Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı saymak isterim. Bir kelimenin yer değiştirmesiyle anlam, muhteva, duyuş, his nasıl değiştirilir ve başlık nasıl oluşturulura çok iyi bir örnektir. İsim “Alemdağ’da Bir Yılan Var” şeklinde olacakken Sait Faik bunu iyi bulmayarak “Alemdağ’da Var Bir Yılan” yapıyor bilindiği üzere. Yepyeni, özgün, sıradan ama sıradan olmayan, ismiyle yaşayan bir eser ve başlık işte.


Yorumlar