Kızkuşu
Okuyucular: Büşra Çelik, Keziban Soylu, Merve Çakır, Oğuzhan Oğuzbey, Sebahat Meraki, Yunus Emre Özsaray
_
Gökhan Yılmaz
Merve Çakır: Bugün Gökhan Yılmaz’ın Biraz Kuşlar, Azıcık Allah kitabındaki “Kızkuşu” hikâyesinin üzerine konuşacağız. Başlamak isteyen var mı?
Oğuzhan Oğuzbey: Küçük hikâye alışılagelmiş türlerden bir tanesi. 2000 yılından sonra hikâyecilerimizin bu türü daha fazla denediğini görüyoruz. Gökhan Yılmaz’ın da her öykü kitabının sonunda bir âdet küçük hikâyesi bulunuyor. Konuşacağımız “Kızkuşu” hikâyesi bildiğimiz küçük hikâye tarzından farklı. Genelde bu tarzın şiire yaklaşmaya çalıştığını, imgelerinin, şairane cümlelerinin daha fazla olduğunu görürüz. Fakat “Kızkuşu”nda böyle bir şairanelikten bahsedemeyiz.
YEÖ: Nedir burada şairanelikten kastın?
OO: Burada mısraya yaslanan bir tavır yok, daha çok anlama yaslanan bir tavır var. Öncüllerle ilerliyor çünkü öncülde şöyle bir şey var: “Yeme çocuğum kuşun yemlerini yeme yoksa kuş olursun.” Daha sonra çocuk olduğunu anladığımız bu kişi kuş yeminin hepsini ağzına atıyor; yani bir kuş imgesi ve kuş olmaya bir istek var. Küçük hikâyelerde genelde şiirsel cümleler okuyoruz ama burada daha çok sanki okuyucuya bırakılmış bir tahkiye, bir anlatı var. “Kızkuşu”nu Vüs’at O. Bener’in birkaç öyküsüne benzetiyorum. Örneğin Ferit Edgü’nün yazdıkları hakkında aynı şeyi söyleyemeyiz. Onun şairaneliğe dayanan bir küçük hikâye anlatısı var.
YEÖ: Peki şiirsellik küçük hikâyede zaruret mi?
OO: Hayır zaruret değil. Genelde yapılan şey budur ama. Şiire daha fazla yanaşmaya çalışmak, oradan bir hikâye devşirmek.
YEÖ: O zaman biraz da imgeler yoğun olmalı değil mi?
OO: Muhakkak. Burada yalnızca bir tane imgemiz var, kuş. O da zaten geleneğimizden bu yana kullanılan bir imge.
Büşra Çelik: Kapı imgesi de var burada ve kapı ancak bir kuşun geçebileceği kadar aralık. Buna dikkat etmek gerekiyor. Bir balkon kapısı gibi düşünüyoruz bunu çünkü balkona doğru koşuyor çocuk ama kapının küçük olması üzerine, kapının bir kuşun geçebileceği kadar küçük olması üzerine konuşmak gerekiyor.
Bir de küçük hikâyenin şiire yaslanmasıyla alakalı bir şey söylemek istiyorum. Okuduğumuz bütün öyküler şiire yaslanmıyor. Bu yazarın tercihine kalmış bir şey değil mi? Bir zorundalık yok diye düşünüyorum. Gökhan Yılmaz’ın hikâyesinde de evet, şiirsellik yok sahiden ve aslında okura çok fazla şey bırakıyor. Çünkü burada bu kız kim, neden kuş yemlerini yiyor bilmiyoruz. Okurun bunun üzerine düşünmesi, bir şeyler bulması gerekiyor. Kız ve kuş kavramlarının bir araya gelmesi, bu iki kelimenin birleşiminden kızkuşu sözcüğünün oluşması üzerine konuşmak gerekiyor. Yani öykü çok kapalı demeyelim de bizden bir şey istiyor diyelim.
YEÖ: Küçük hikâye zaten bütün fazlalıkların atıldığı ve boşlukları okurun doldurduğu bir tür. Ferit Edgü İşte Deniz, Maria'nın girişinde şöyle söylüyor: “Bugün minimalist ressamlar gibi minimalist yazarlar da birbirlerinden çok farklı yollarda ilerliyor, edebiyat alanındaki tıkanıklara açılımlar arıyorduk. Bu arada aforizma, özdeyiş, düzyazı şiir ya da Doğu’nun zengin kıssa edebiyatına öykünüp, hikmetli cümleler yazıp bunları minimalist diye inceleyenler de var.”
“Bunları minimalist diye niteleyenler de var.” cümlesine bakılırsa Ferit Edgü buna katılmıyor. Öyle ki bunun özdeyişten, aforizmadan, düz yazı şeklinde yazılmış şiirden veya kıssa geleneğimizdeki kıssalardan daha farklı bir amacı olması gerektiğini düşünüyorum. Sonra zaten şunu söylüyor: “Ben minimal öykülerimde her şeyden önce olayı önemsiyorum. Ama benim olaylarım gözümüzün gördüğü olaylar değil çünkü ben kendimi bir tanık yazar görenlerden değilim. Olayları gözlerimi kapadığımda daha iyi görüyorum. Yıllar önce söylediğin gibi düş ile gerçek koşut gidiyor yazdıklarında.”
Demek ki hayatın içinden küçük bir enstantaneyi, küçük bir sahneyi alıp onu arındırmak da değil. Burada daha çok bir gözlemden ziyade yazarın idealar dünyasıyla kurmuş olduğu bir ilişkiyle bir hikâyeyi şekillendirmesi yani onun gözlemci bir yolculuk değil tinsel bir yolculuk, ruhsal bir yolculuk yapması. Orada da metinde olmasını arzuladığı şey ide. Yani metinde ide olmalı ki onun felsefi bir geri planı olmalı. Yani yazarın bireysel tecrübesiyle gerçekliğin yeni bir yorumunu, görmüş olduğu gerçekliği değil farklı bir gerçekliği, kendi gerçekliğimizle sunmalı. Bu açıdan bizim küçük hikâyelerde arayacağımız böylesi bir idenin yansıması olabilir. Sebahat geçtiğimiz günlerde Yasin Ramazan’ın kitabını okuduğu için belki oradan bu konuya açıklık getirir “Kızkuşu” üzerinden.
Sebahat Meraki: Gerçekliğin “Kızkuşu” üzerinden yorumunu düşünüyorum ve ikisini birbirine bağlayacak pek bir şey bulamıyorum. Bu hikâye çok da gerçeklik sorgulaması yapabilecek, felsefi altyapılı bir hikâye değil bence.
YEÖ: Yani metnin arkasından bir ide yok mu demek istiyorsun?
SM: Vardır muhakkak da bunun yorumu çok kişisel olur. Örneğin belki de bu kız evinde şiddet gören, evden kaçmak isteyen bir çocuk belki de durumun bununla hiç alakası yok. Yani hikâyenin öncesini dolduracak olursam kendi zihnimle doldurabilirim. Bu da benim kendi gerçekliğimde kendi algılarımla dolduracağım bir şey olur.
YEÖ: Bazılarını tevil edebiliriz ama hikâyenin aslında üzerine kurulduğu, yani o olmazsa olmaz dediğin yer burada sence neresi?
SM: “Hepsini birden ağzına doldurdu.” kısmı. Çünkü mevzular orada başlıyor.
YEÖ: Bence şurada başlıyor: “Yeme çocuğum kuşun yemlerini yeme dedim yoksa kuş olursun.” Yani çocuk kafesin kapağını açmış, kuşun yemlerini avucuna dizmiş, yemlerle gülen surat yapmış. Hikâye buraya kadar normal. Sonra anlatıcı, aynı zamanda kahraman, diyor ki “Yeme çocuğun kuşun yemlerini yeme dedim yoksa kuş olursun.” Niçin insan kuşun yemlerini yiyince kuş olsun ki?
BÇ: Bence burada yem sembolik olabilir. Dediğim gibi yoruma çok açık, benim aklıma şu geldi: Kafeste bir kuş var. Aslında kızın da kafeste olduğunu, o evin ona aslında bir kafes olduğu sembolize ediliyor olabilir. Hepsini birden ağzına doldurdu kısmından önce eline gülen bir surat yapıyor kız. Orada mutsuz, bu çok belli ve o yüzden eline gülen bir surat yapıyor kuş yemleriyle. Aslında yemlerle mutluluğa gideceğini düşünüyor olabilir. Biraz daha ileri gidip şöyle bir şey de söyleyebilirim: “Hepsini birden ağzına doldurdu.” Sanki elinde bir hap kutusu var ve intihar etmeye çalışıyor, bütün ilaçları ağzına dolduruyor.
YEÖ: Bu aşırı yorum olabilir. Netice itibarıyla aşırı yorum üzerinden düşünürsek her şeyi her şeyle ilişkilendirebiliriz, bunun sonu yok bence. Metni değerlendirirken öncelikle metnin bize ne anlattığına bir bakmak durumundayız. Elbette metinler açık yapıtlardır bir yönüyle ve üzerinde oldukça farklı yorumlar yapmamıza müsaade ederler. Ama bu yorumları nereye kadar yapacağız? O yorumları bize sunabilecek deliller olmalı metinde. Yani onu sunabilecek net deliller yoksa buradan sonuç çıkaramayız. “Kızkuşu”nda delil olarak düşünebileceklerimiz çocuğun balkona doğru koşmaya başlaması, kapının ancak bir kuşun geçebileceği kadar aralık olması, koştukça gölgenin ve ayakların küçülmesi. Bu, ucundan intiharı düşündürebilir.
Keziban Soylu: Bence de hikâyenin değiştiği son cümle. Yani “Koştukça gölgesi ve ayakları küçülüyordu.” Büşra da dedi siz de benzer bir şey söylediniz intihar olabilir diye. Ama bence tam tersi burada yazar intiharı sezdirmiyor, umut hissettim ben. Bir kız çocuğu var, koştukça gölgesi ve ayakları küçülüyor. Bu kızın kuşa dönüştüğünü düşündüm ben. Okurdan okura değişir tabii bu durum.
YEÖ: Buradaki metnin kırılma noktası olan anlatıcının çocuğa seslenişi. Belki de babası. “Yeme çocuğu kuşun yemlerini yeme dedim yoksa kuş olursun.” Şimdi burayı bağımsız düşünün. Yani şu olabilir bu olabilir vesaire gibi değil. Kuşun yemlerini yiyerek kuş olma üzerinden yüzlerce farklı yorum çıkarabiliriz. İşçinin hakkını alın teri kurumadan vermeyen bir kişinin onun hakkını gasp etmesi diyebiliriz, kuşun yemini yersen senin malın mülkün de kuş gibi uçar bile deriz. Sonuna kadar her şeyi söyleriz, hatta kafesi fabrikaya benzetiriz, efendime söyleyeyim anlatıcı patrona benzetiriz.
OO: Ama bu yazarın niyetiyle örtüşmez, hocam o yüzden söylediğiniz şeyler suya düşer.
YEÖ: Onu diyorum işte. Burada her şeyi söyleyebiliriz. Şu kısmı düşünelim istiyorum: “Yeme çocuğum kuşun yemlerini yeme yoksa kuş olursun.”
MÇ: Bu cümle belki de özel bir mana içermiyordur. Hani vardır ya öyle şeyler, insanlar yapılmasında sakınca gördükleri şeylerle ilgili söylerler genelde bu tip cümleleri. Yemeğini tabağında bırakırsan arkandan ağlar gibi bir şey, anlatabiliyor muyum? Kuş yemini yeme, yersen başına bir şey gelir. Çünkü kuş olma hâli belli ki hikâyedeki anne için iyi bir şey değil. Kuş özgürlüğü temsil ediyor ama anne kızının özgür olmasını istemiyor. Bu nedenle anneye göre ortada iyi bir şey yok ve yaşı küçük olan çocuğu böyle korkutarak kendince yanlış olan davranışından döndürmek istiyor. Tabakta yemek bırakmak kötüdür, o yüzden arkandan ağlar diyelim. Kuş yemi yemek kötüdür, o yüzden kuş olursun diyelim. Mantık aynı aslında.
BÇ: Merve anne dedi hocam siz baba dediniz. Aslında bu bile öyküyü kimin nasıl okuyup nasıl anladığına ve anlatabileceğine delalet ediyor.
YEÖ: “Yeme çocuğum kuşun yemlerini yeme dedim yoksa kuş olursun.” sözünü gerçekten kuş olma olarak algılıyor çocuk ve hakikaten kuş olmak istiyor, yemi ağzına dolduruyor hadi hemen kuş olayım diye. Balkona doğru koşmaya başlıyor. Buraya kadar çocuğun düzlemindeyiz. Çocuk balkona doğru koşmaya başladı kısmında metin bitirilmiş olsaydı bence daha kuvvetli olurdu. “Kapı ancak bir kuşun geçebileceği kadar açıktı, koştukça gölgesi ve ayakları küçülüyordu.” kısmı yazarın algısına geçiyor ve orada bize felsefi bir eklenti veya sürreal bir tablo sunmaya çalışıyor. Meseleyi çocuğun realitesinde bıraksaydı, çocuğun realitesiyle devam etseydi daha kuvvetli olurdu diye düşünüyorum.
SM: Neden hocam? Böyle daha büyülü bir yere geçiyor. Daha büyülü bir söz hikâyeyi daha da kuvvetlendirmez mi?
YEÖ: Ama devamında çocuğun algısından çıkıyorsun.
KS: Hocam teknik olarak size katılıyorum, bence de orada bitirseydi teknik olarak daha iyi olurdu ama son iki cümleyi söylediğinde daha keyifli okudum, daha keyifli bitirdim ben okur olarak.
OO: Son iki cümle olmazsa hikâye havada kalır. Çünkü yazarın kuşla kurmak istediği bir imge var ve bu imge ancak o son iki cümleyle açığa çıkabilir. Teknik bakımdan dediğinizde haklısınız. Zaten bu hikâye başlarken hikâyenin anlatıcısı şahıslardan bir tanesiyken son dört cümlede bir anda kamera farklı bir anlatıcıya geçiyor. Bu küçük hikâyeyi zedeleyen bir şey teknik bakımdan. Ama anlamsal boyutta bence son iki cümle olmasaydı olmazdı diye düşünüyorum.
YEÖ: Anlamsal boyutta değil zaten söylediğim. Balkona doğru koşmaya başladı kısmında bitsin demiyorum hikâye. Gerçeklik düzlemi değişmesin diyorum. Burada küçük hikâyeden bahsediyoruz, yazar da böyle bir iddia ile ortaya çıkıyor. Yani burada uzun bir hikâye yok. Eğer ki elimize gelen toplamda altmış kelimeden oluşan bir metinse bu metinde biz her kelimenin, hatta her ekin tek tek hesabını sormak durumundayız. Ha bizim hesabını sormamız metnin kötü olduğu veya iyi olduğu veya kıymetli olduğu veya kıymetsiz olduğu sonucunu çıkarmaz. Ama tekrar söylüyorum, okuduğumuz küçük hikâye. Eğer gerçeklik buradaki gibi uzun bir hikâyede değişseydi göze batmazdı ama küçük hikâyede değiştiği için göze batıyor. Dolayısıyla terazide bir gram bile fazlalığa yer yok. Bir küçük hikâye idealinden bahsediyorsak burada gerçekten bu cümle ne katıyor, niye var, bunlar olmasaydı daha iyi bir alternatif olabilir miydi sonucunda gibi birtakım yorumlar yapılabilir, yapılmalı.
SM: Her hâlükârda ben zaten çok muazzam anlamları olduğunu düşünmüyorum hikâyenin. Düz bir metin, bir deneme olduğunu düşünüyorum.
BÇ: Hocam siz şunu mu diyorsunuz: Küçük hikâyede yazarın algısının metne dâhil olması mümkün değil. Ya da bu öykü özelinde mi kastınız?
YEÖ: Bu öykü özelinde. Eğer çocuk algısı üzerinden bir gerçeklik bize aktarılmaya çalışılıyorsa meselenin çocuk algısı üzerinden gerçeklik düzeyinde devam etmesi lazım.
KS: O zaman anlatıcı seçimi hatalı diyebilir miyiz? En başından tanrısal bakış açısıyla yazılsaydı böyle olmazdı belki.
YEÖ: Belki de.
Yorumlar