top of page

GÖZDEN GEÇİR

  • Yazarın fotoğrafı: Oğuzhan Oğuzbey
    Oğuzhan Oğuzbey
  • 6 gün önce
  • 11 dakikada okunur

Okuyucular: Gökhan Yılmaz, Merve Çakır, Oğuzhan Oğuzbey, Ömer Yiğit Demir, Sebahat Meraki

  

Leyla Erbil

Öyküsüz

 

Merve Çakır: Bugün Leyla Erbil’in Hallaç kitabındaki “Öyküsüz” hikâyesi üzerine konuşacağız. Başlamak isteyen var mı?

Gökhan Yılmaz: Başka hikâyelerinden konuşarak başlayabiliriz. Daha önce Leyla Erbil okuyan var mı?

MÇ: Ben çok uzun zaman önce Üç Başlı Ejderha’yı okumuştum. Hikâyeden bu kadar anlamıyordum o dönemler, kitabı da anlamak çok zordu o yüzden. Leyla Erbil’in önemli olduğuna dair bir sürü şey duymuştum, merak edip okumuştum ama pek kavrayamamıştım. Tarzı da bana çok hitap etmiyor gibiydi. Sonra bir daha okumadım. Bu, yıllar sonra okuduğum ilk öyküsüydü.

Oğuzhan Oğuzbey: Ben Leyla Erbil’in üç kitabını da çok yakın bir zamanda okudum. Hallaç, Gecede ve Üç Başlı Ejderha.

GY: Ne anladın?

OO: Pek bir şey anlamadım. Ama daha sonra şöyle bir araştırma yaptım: Delüz’ün (Deleuze) Kafka hakkında yazdığı bir minör edebiyat kitabı var. Orada Kafka’yı azınlık edebiyatından alıp minör bir sesle ilişkilendiriyor. Bizim için de Türk edebiyatında Leyla Erbil bu isimler arasında sayılabilir. Çünkü Delüz’ün (Deleuze) buradaki tezine göre majör edebiyatın azınlık kesiminde kalan -gerek ırksal gerek cinsel yönelim veya dilsel bakımdan azınlık olarak kalan- edebiyatçıların böyle bir sisteme ve yönteme başvurduklarını Kafka üzerinden okuyarak söylüyor. Türk edebiyatındaki hikâyecileri düşündüğümüzde Bilge Karasu’yu, Leyla Erbil’i, Feyyaz Kayacan’ı bu örnek üzerine değerlendirebileceğimizi düşünüyorum. Bunun yanında çok büyük bir laf olur mu bilmiyorum ama “Öyküsüz”ün edebî yönü bana geçmedi. Edebî tat alamadım.

Bunların hepsinin ötesinde size şu soruyu sormayı planlıyordum: Bu ayrılıkçı edebiyat, yani majör dilin ya da sistemlerin yarattığı minör edebiyatlar ne oranda okunabilir oluyor? Kafka okunabilir olmuş ama bizde Leyla Erbil neden bu kadar okunmamak üzerine bir sistem güdüyor? Bir röportajını okuduğumda şöyle bir cevap vardı: “Ben delileri yazıyorum.” Delilerin de zaten biliyorsunuz mantık ve muhakeme yetenekleri olmaz. Hakikaten Erbil’in metinleri de öyle. Bunu kendi fikrim olarak söylemiyorum. Leyla Erbil’in bir röportajından yola çıkarak öykülerinde mantık ve muhakeme yeteneklerinin en aza indirgendiği, yer yer saçma olduğunu söyleyebiliriz. Acaba bu olay, Leyla Erbil olayı bizim edebiyatımızda ve sanatımızda nereyi kaplar ya da kaplamalıdır?

GY: İkinci Yeni’nin şiirde yaptığı şeyin benzerini 50 Kuşağı hikâyede yapmıştı. Zaten gelen o klasik damar üzerine bambaşka bir yol açılmıştı. Tabii biz bunun başlangıcını ince bir çizgi şeklinde Sait Faik’ten itibaren alabiliriz. Sonra 50 Kuşağı sayesinde öykü üzerinde geniş, kuvvetli, ayrıksı bir damar oluştu. Biz hikâyenin başka türlü bir şey de olduğunu, belki bazılarına göre hikâyenin yanında öykü diye bir şey olduğunu ve bunun çok farklı imkânlara ve biçimlere sahip olduğunu görmüş olduk.

50 Kuşağı’nda çok farklı isimler vardı. Bu isimler birbirlerine çok benziyorlardı, özellikle dil anlamında. Ama 50 Kuşağı’nın öykücü damarının içinde de Leyla Erbil farklı bir damar oluşturan nadir isimlerden bir tanesiydi. 50 Kuşağı hikâyecilerinin çoğunluğunda dil farklılıklarına, teknik farklılıklara rağmen hikâyeyi bir yerden yakalayabilirsiniz. Ama Leyla Erbil gerçekten okursuz bir yazardır. Yani yazarken okurun bundan ne anlayacağı, okurun yazdığı cümlelerin neresinden tutunacağı hem dil olarak hem fikir olarak hem de bakış açısı olarak, kamera olarak çok dağınık, çok parçalı, kendi içinden konuşan, kendi içine yazan, yalnızlığı bilerek kendisi tercih etmiş, yazarken birilerine bir şeyler anlatmaktan çok uzakta kalan, bence en uzakta kalan. Beni en çok etkilediğini söylediğim 50 Kuşağı öykücülerinin içerisinde bana en uzak olan, dünyasına en dâhil olamadığım, dilini okuma dilinden çok uzak bulduğum, sayıp dökme diline yakın bulduğum bir yazar. Oğuzhan’ın dediği gibi delileri yazmak kapısından da bir kapı bulamadığım. Çünkü Feyyaz Kayacan’da da vardır bu. O da delileri yazar ama bu kadar içten, bu kadar okursuz yazmaz. Onun bir okuru vardır, bir şey anlatır o.

Ama Leyla Erbil’e baktığımız zaman dil tercihi de farklı. Benim için çok başka bir dil. Bunu çok da olumlu anlamda söylemiyorum. Kullandığı kelimelere bakıyorum, kasten seçtiği, maksatlı kurduğu cümlelere, cümle parçacıklarına bakıyorum. Gidemiyorsunuz, mesafe kat edemediğiniz bir hikâye bu. Bilerek yapıyor, böyle bir dünya kurmak istiyor. O delilerin, azınlığın dünyasını anlatmayı da bununla, dille destekliyor aslında. Zaten bu, 50 Kuşağı’nın bir özelliğidir. 50 Kuşağı ne anlatmak istiyorsa ona uygun bir dil bulur. Mesela Orhan Duru’da bazen zorlanırsınız ama bu kadar yol kat edemeden gitmezsiniz metinlerinde. Bir yere varırsınız. Önünüzü bazen tıkar belki ama bu kadar çok tıkamaz. Leyla Erbil’de çok tıkalı bir dil vardır. Belki de işte “Vapur” hikâyesi biraz nostaljik hem tatlı acı hem de biraz duygusal diyebileceğimiz bir hikâye. Bir tek aklımda kalan o benim. Ama bütün kitaplarını okudum. Hakikaten mesafe kat edemediğim bir dili var. Bir şeyler söylüyor. Israrlı ve inatlı bir dili var. Kaptırmıyor mesela kendisini. Bir hikâyede bir duyguya kaptırıp biraz uzatırsın, meseleyi biraz sündürürsün, bir şeye kapılmışsındır. Bu olumsuz bir şey değil, güzel de bir şey yakalarsın aslında hikâyedeki duyguyu vermek açısından. Ama ben Leyla Erbil’e bakıyorum, bu anlamda kendini hissiyata da kaptırmıyor. Çünkü karakteri de hissetmeden içinden içinden konuşan bir kadın var orada. Kadınlığını da hissettiren, acıyı da hissettiren ama neye acı duyduğunu, ne anlatmaya çalıştığını çok anlayamadığımız, bunu dille de destekleyen bir dünyası var. Zaten öykü dediğimiz şey 50 Kuşağı ile birlikte biraz hikâyesi olmayan bir şeyi karşılarken “Öyküsüz” demesi de öyküsü de olmayan bir şey anlamına gelen bir düzleme çekiyor bizi. Dil de bunu çok destekliyor. Bazı cümlelerine bakıyorsunuz, Oğuzhan birkaç örnek göndermiş.

OO: Bu öyküsünde şu kelimeler var: Günücü, savaşsız yoksulluk, mutlansın, seviler, acıl, yetisizlik, pırlak, kıpısız.

GY: Mesela günücü ne demek? Kıskançlık mı demek?

OO: Öyle bir şey. Yerel bir ağızmış. Çekemeyen, kıskanç demek.

GY: “Öyküsüz”deki Rüstem’in bir özelliği bu. Rüstem zaten bir hayal kişisi anladığımız kadarıyla, hayalinde canlandırdığı Rüstem’i düşledim diyor çünkü.

Sebahat Meraki: Kıpısız nerede? Göremedim.

OO: Hemen okuyayım istersen geçtiği yeri. “Rüstem’in pazarlıkları, pazarlıklı sevileri, pazarlıklı dostlukları… Üç boyutun ucunda dona kalmış, kıpısız Rüstem’in dostu ben.” Hikâyenin ilk paragrafında. Mesela şöyle bir kullanım da var: “Bi boşluk sızdı içim.” Boşluksuzdu mu demek istemiş acaba? Ya da boşluk sızdı içim.

SM: Ben onu boşluk hissediyor olarak algılamıştım.

OO: Evet ya, içe girmesi boşluk duygusunun.

SM: Evet, hiçlik.

OO: Seviler yine anlaşılabilir. Bu sevi kelimesi Nurullah Ataç ile birlikte çok kullanıldı. Ama “Mutlansın.” diye de bir şey var. Metin Eloğlu bu sadeleşmenin, neredeyse Nurullah Ataç’ın da bir nevi sözcülüğünü yapmıştı. Mutlansını ben onda hiç görmedim. Eloğlu’nu çok seviyorum, bütün şiirlerini okudum. Hiç mutlansın kelimesini rastlamamıştım onda.

GY: Gecede kitabında daha fazla bu tarz kullanımlar var. Kitabı okurken bu tarz anlamını bilmediğim, ilk defa gördüğüm kelimeleri fişlemiştim bir yerde. Okurken sözlüğe mi bakacaksın, metne gözünü kapatıp devam mı edeceksin? Ritim de bulamıyorum ben okurken. Bilge Karasu’da ayrıksı bir dil vardır ama ritim bulursunuz, akar gider. Çok oturtamasanız bile anlattığı şeyi o ritme girersiniz. Biz şiir gibi de okumuştuk “Usta Beni Öldürsen E”yi, hatırlarsınız.

SM: Ama çok da anlamsız durmuyor hocam bu kelimeler Öyküsüz’de. Cümlenin içerisinde mutlansını öncesindeki ve sonrasındaki kelimeden dolayı biraz daha anlamlandırabiliyoruz gibi.

GY: Ben sadece mutlansın için söylemiyorum bunu. Leyla Erbil’in genel dilinden bahsederek söylüyorum. Zaten ne anlattığını anlıyorsunuz. Bir duygu dünyası anlıyorsunuz ama hep duygu parçalarından oluşmuş bir öykü dünyası var.

SM: Evet onu anladım ama…

GY: Ne yapmış, nereye gitmiş, ne oluyor onu anlayamıyorsunuz.

SM: Evet ama kelimelerin mesela kıpısız, önüne donakalmışı koyduğu için oradaki kıpısıza kıpırtısız gibi bir şey söyleyebilirim.

GY: Hareketsiz.

SM: Hiç hareketsiz. En azından tamamen koyup bırakmıyor. Başındaki ve sonundakilerle cümlenin içerisinde bir anlaşılırlık sağlıyor gibi geldi bana.

GY: Vüs’at Orhan Bener’in yakın zamanda “Buzul Çağın Virüsü”nü aldım elime. Yarısına kadar geldim, neredeyse hiçbir şey anlamadım. Bunu söylemek de biraz haksızlık ama sayfalar geçiyor, cümleler geçiyor. Bir sahne yok, bir kargaşa var, dağınıklık var. Karakterlerin kim olduğu belli değil. Kimden bahsettiği belli değil. Geldi gitti diyor ama kim o? Az öncekiyle aynı kişi mi farklı bir kişi mi? Böyle okursuz birinin, okura söylemeyen birinin kafasının içinde oradan oraya, duvardan duvara vuruluyor gibisiniz. Çok benzettim Öyküsüz’e o yüzden. Hâlbuki Vüs’at Orhan Bener’in bütün kitapları böyle değildir. Hikâyeleri böyle değildir. En bildiğimiz “Dost.” Mesela ben Leyla Erbil’in “Dost” gibi filme alabileceğiniz bir hikâyesini hatırlamıyorum. Belki çok taze okumadığım için hatırlamıyorum. Var mı böyle bir hikâyesi sizce?

OO: Yok hocam.

GY: Bunu bilerek yaptığını, kasten yaptığını, ısrarla bunu yaptığını, zihnini, kalemini buna serdettiğini çok net söyleyebilirim.

MÇ: Bir insan anlaşılmak için yazmıyorsa niye yazıyordur? Oğuzhan’ın dediği gibi “Delileri yazıyorum. Dünyadaki her insanın içinde biraz tuhaflık, aykırı bir şey vardır bu yüzden dili bugün kullanılan dille, imlayla anlatamam.” gibi bir şey diyor yanlış hatırlamıyorsam. Ama kimse de anlamıyorsa ya da yazdıkları bir yere dokunmuyorsa neden yazar insan? Sohbetin başından beri aklımda bu soru var.

SM: Ama neden illa anlaşılmak ya da okur için yazsın ki? Kendisi için yazıyor olabilir. Kendisi öyle istediği için yazıyor olabilir.

GY: Burada bu tespiti yaparken olumsuz bir tespit gibi söylersek yanlış olur. Biz sadece bir tespitte bulunuyoruz. Leyla Erbil okursuz yazan, bunun da ne demek olduğunu açıklamaya çalıştım az önce, bir okura bir hikâye anlatmaktan uzak olarak kendi kafasının içinden cümleleri serip saçıp onlardan bir metin oluşturan, genelde böyle yapan bir yazar. Bunu bilerek tercih ediyor, bunun sebepleri üzerine çok da kafa yormaya gerek yok. Bir sürü şey söyleyebiliriz, hepsi eksik olur, hepsi yanlış olur. Avangard olmak çabası, öncü olmak çabası, anlaşılmamak… Anlaşılmamanın da karizması vardır, bunu destekleyenler de vardır. “Ne güzel anlaşılmıyorsun sen.” diyenler de vardır. Bunların hepsi konuşulası şeylerdir. Bu bile tek başına yeterli bir sebep aslında.

OO: Hocam  Robbe-Grillet, Yeni Roman akımının öncüsü. Bir yazısında şöyle bir şey geçiyordu: “Bir metne avangard demek o metne yapılan en büyük hakaretlerden birisidir.”  devamında: “Metne avangard diyerek o metni okurdan da edebiyat dünyasından da uzaklaştırarak ona bir kutsallık atfediliyor.” Şimdi biz dönüp kendi edebiyatımıza baktığımız zaman Leyla Erbil’in çok övüldüğünü, üzerine yazılar yazıldığını gördüm. Avangard öncü demek. O zaman bunun arkasından birisinin de gelmesi lazım. Leyla Erbil’in üzerinden belki yarım asır geçmiştir. Kim Leyla Erbil gibi yazıyor ya da Leyla Erbil akımı gibi bir akım oluştu mu ki biz Leyla Erbil’e avangard diyelim? Bence avangard demek Leyla Erbil’e de biraz saygısızlık oluyor.

GY: Leyla Erbil’in öncesinde var aslında bu dil. II. Yeni ile gelen dildeki yenilik hikâyede kendisini 50 Kuşağı’nda gösteriyor ama Erbil o imkânı çok zirveye, nasıl diyelim, bağlantısız bir yere koyuyor. Tabii bunun olumlu yönleri de var olumsuz yönleri de var. Bunu sevmeyenler de var sevenler de var. Ama şundan eminim, bu Leyla Erbil’in kasıtlı tercihi, bunun için uğraşıyor. Metinlerin neredeyse tamamında bu dili tercih ediyor. Bu tercih için elbette yazarı sorgulayamayız. Arkasından dille oynayan, dili farklı imkânlar için kullanan hâlâ böyle metinler var. Klasik hikâye anlatılarının içinde de var, günümüzde de var. Bu noktada Leyla Erbil’in payı vardır muhakkak. Ama Leyla Erbil, okuduğumuz bu metnin tamamını bir zihin bulamacı içerisinde okursuz bir hâlde masaya saçmış, başı yok sonu yok, nereden ne olduğu belli değil, Rüstem bir düş müdür ilkokul hatırası mıdır nereden ortaya çıkmıştır, neyi karşılamaktadır, anlatıcı şimdi Rüstem’le beraber midir değil midir? Birçok sorumuz boş, havada. Rüstem’e dair birtakım zihin parçacıkları, hatıra parçacıkları karışık bir dille aktarılmış. Özeti bu.

SM: Ben Leyla Erbil’in diğer metinlerini hiç okumadım ama dediğiniz gibi sürekli aynı tarzı devam ettiriyor olması da bir yazar için aynı zamanda takdir edilesi bir şey değil midir? Yazar kendini geliştirmeli, söylemini yenilemeli evet ama bambaşka bir tarz oturtup ben bu tarzı zirveye çıkararak devam edeceğim diyebilmek ve sürekli böyle yazmak da acayip bir iş. Çünkü hiç mi bir şey anlatmak istemiyorsun eğer derdin daha zor anlaşılmaksa? İnsan bir kere olsun dümdüz bir hikâye yazabilir. Ama tercih etmiyorsa sürekli böyle yazıyor olması da çok istikrarlı bir tavır. Öyküsüz’ün ilk sayfasını Yunus Emre Hoca bana gönderdiğinde gerisini merak etmiştim. Ne kadar anlaşılmadığını, bir olay anlatmadığını söylesek de benim için merak uyandırıcı bir metindi. Metnin bence avantajı sadece 2,5 sayfa olması. Bu o kadar da sıkmıyor gibi geldi bana. Uzun yazsa sıkar tabii.

OO: “Vapur” daha uzun.

SM: Yani demek ki kısa öykülerinde dili böyle tercih ediyor. Normalde böyle bir dili ve metni okuduğumda ikinci sayfasını merak etmezdim.

GY: Bir hikâye kitabı okuduğunu düşün, hepsi böyle metinlerden oluşuyor.

SM: O zaman sıkılabilirim.

GY: Bilge Karasu’nun “Doğum” diye bir hikâyesi var, bir buçuk sayfa civarı. Beraber okusak çok farklı bir konuşma yapabiliriz aslında. O da benzer bir dile sahip, benzer bir dünyaya sahip. Bu metinden sonra ona bakın derim. O daha kaotik, karmaşık, üstü kapalı, bir doğumu anlatıyor fakat ne doğum ne kadın ne başka bir şey var içinde. Ama bu kadar tıkanmıyorsun okurken.

Ömer Yiğit Demir: Aramızda Leyla Erbil gibi yazmak isteyen var mı? Bunu çok merak ediyorum. Bu tarzın kime hitap ettiğini bilmiyorum, belki çok küçük bir kitleye hitap ediyordur. Belki de bu ısrarın sebebi en başından beri böyle yazdığından dolayıdır. Ama bu istikrarı Sebahat’in dediği gibi tebrik etmek lazım, bize düşmez tabii bu ama.

GY: Benim ilk iki kitabımın dil hususunda üzerine konuşulmuştu, özellikle birinci kitabımın. Bu konuşma belli bir yerden sonra beni de bunalttı. Çünkü özellikle insanlar kitap üzerine konuşurken bazen kolaya kaçarlar. Ne yaparlar? “Merve şöyle bir yazardır, Sebahat şöyle bir yazardır, Gökhan da şöyle bir yazardır.” deyip kestirip atarlar. Bu hem iyidir hem kötüdür. Genelde kötüdür. Nasıl? Benim ilk kitabım hacimli bir kitap. Şimdiki aklım olsa ilk kitaba dair yapmayacağım şeylerden bir tanesi o kadar çok sayfa yazmak olurdu. Dilin pek de rahat durmadığı bir kitap evet ama kitap okurla buluştuğu zaman okuyanlar, bu yazar dille oynayan bir yazar deyip bir kenara koyabiliyorlar. Hâlbuki kitabın içinde başka fikirler, başka heyecanlar, başka şeyler var.

“Leyla Erbil gibi yazmak isteyen var mı?” Benim yazdıklarımı vakti zamanında onunkine benzetenler olmuştu. Şimdiki fikrimle bunun çok doğru bir tespit olmadığını düşünüyorum. Bunu Leyla Erbil’e benzemek kötü bir şeydir anlamında da söylemiyorum. O zamanki heyecanımı hatırlıyorum, o kitabın içerisinde üniversite yıllarında yazdığım öyküler de vardı. Böyle bir dille karşılaştığınız zaman buradan da kendinize bir şeyler devşiriyorsunuz. Belli yaşlarda ve belli heyecanlarda. Şimdi ben Leyla Erbil hakkında konuşup bazı şeyleri ünlem işaretiyle belirtirken o zamanlar daha farklı heyecanlarla karşılamıştım Leyla Erbil’i. Bu nasıl bir dil, bu nasıl bir dünya, böyle de anlatılabilirmiş, anlatmamanın böyle bir yolu da varmış, bu duygu kadının bu acısı, hatırlama, Rüstem’in ilkokul arkadaşının zihnine çağırılması böyle de anlatılabilirmiş. Bir yazar olarak söylüyorum bunu. İlk öykülerini yazan ve bir şey arayan biri olarak her şeyi okuyorsunuz o sırada. Tiyatro metni okuyorsunuz, roman okuyorsunuz, bir arayış içindesiniz. Kendinize böyle bir dilden de etki geldiğini hissediyorsunuz. “Leyla Erbil gibi kim yazar?” sorusuna bir cevap olarak söylüyorum bunu. İlla birilerini etkiliyordur, etkilemiştir.

SM: Her yazar bir kere olsun deniyordur belki. Kendi sesini bulmak için denersin ya biraz da.

GY: Bütün bu konuştuklarımız Leyla Erbil’in önemli bir isim olduğu, avangard olduğu, farklı bir yerde durduğu gerçeğini değiştirmez. Önemli birisi. Konuştuğumuz şeyin önemli olup olmaması başka bir şey, sevip sevmemek veya hikâyesini anlayıp anlamamak başka bir şey. Çünkü onun çok da öyle bir derdi yok bana kalırsa. O farklılığını yapmış, metinlerini ortaya koymuş, edebiyat dünyasında hak ettiği yeri edinmiş ve bundan da bence mutlu.

ÖYD: Bu arada yanlış anlaşılmasın, ben kötü olduğu için değil şunun için söyledim: Bu kadar ısrarlı olabilecek biri var mı? Bir tarz oluşturuyorsun ömrün boyunca o şekilde yazıyorsun. 

SM: Evet zor bir şey, sürekli kelimelerle oynaman gerekiyor.

GY: Ben biraz daha farklı düşünüyorum burada.

SM: Neden hocam?

GY: Yani şöyle, kendimi de bozmuş gibi olmayayım ama hakikaten güçlü bir hikâye yazmak, hikâyesi zayıf ama dili başka bir hikâye yazmaktan daha zor. Çünkü insan zihni özellikle kelimelerle dolu. Sürekli bir şeyler okuyorsun çünkü edebiyatçısın ve senin işin cümle kurmak. Olaya böyle bakıyorum. Bir kitap yazmak, bir roman yazmak aslında bir cümlenin yanına başka bir cümle koymak, onun yanına da başka bir cümle koymaktır. Cümleleri birbirine yakıştırmaktır. Netice itibarıyla biz böyle yapmıyor muyuz? Bir roman yazdım demek ne demek? Cümleler yazdım demek. Hikâye yazdım ne demek? Ben şu kadar cümle kurdum demek. Bunların arasındaki ilişki, kuvvet, anlam bağlantıları, dil, felsefi zemin, katman hepsi onun derecesini ve kuvvetini ortaya koyan bir şey. İyi bir hikâye oluşturmak, hakikaten baştan sona soluksuz okuyabileceğin, “Ne macera be, ne anlattı be!” diyebileceğin bir şey yapmak, bütün bunlardan uzak “Ne güzel anlattı, ne enterasan hikâyeymiş”in dışında dile dayanan, dil farklılığıyla birtakım duyguları, kırılmaları, acıları, yalnızlıkları anlatmaktan bence çok daha zor. Bunu şimdiki aklımla söylüyorum. Belki 15 sen önce zıddını savunuyordum. O zaman o da beni çok yoruyordu edebî anlamda verdiğim emekten dolayı. Ama şimdi tam tersini söylüyorum çünkü kelimelere takla attırmak iyi bir hikâyeyi, temiz, kılçıksız bir hikâyeyi okurun önüne koymaktan daha kolay bence.      

SM: Hocam bunu düşünürken sizin söylediğinize katılmıyor değilim, hepsine katılıyorum. Basit bir dille basit bir ânı yazabilmek çok büyük bir mesele ve zor olan, güzel olan da o ama Leyla Erbil’in kendi yaptığı tarzda sürekli devam edip anlaşılmaz bir şekilde yazıyor olması da zor bir şey. Sizin söylediğinizden daha zor değildir belki ama.

GY: Aşağı yukarı söyleyebileceklerimiz bunlar. Ne bir güzelleme ne bir olumsuzlama yaptık. Özetle, Leyla Erbil durduğu yerde durmak isteyen birisi. Burada durmak istiyor. Böyle bir edebiyatın peşinde hayat sürmüş. Durduğu yerden rahatsız değil bence. Bir de tüm kitaplarının arkasında “Bu kitap hiçbir öykü yarışmasına katılmamıştır.” ibaresi var. Bu ibare de bir kasıt, bir duruş. İşte Leyla Erbil, bu duruşun simgesiyle, anlam dünyasıyla, ısrarıyla bunun peşinde koşmuş bir insan.

MÇ: Peki öyleyse yavaş yavaş toparlayalım, bugün üzerine konuştuğumuz “Öyküsüz” hikâyesi başka bir isimle bizim dergiye gelseydi yayımlar mıydınız?

GY: İsminden bağımsız, bugün dergiye böyle bir hikâye gelse yayımlamazdım.

MÇ: Ben de yayımlamazdım.

SM: Ben yayımlarım.

OO: Yayımlamazdım.

ÖYD: Yayımlardım. İkinciye aynı tarz öyküyle gelse yayımlamazdım.


Yorumlar


Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun

© 2026 Nev Hikaye, Tüm Haklar Sakldır

  • Facebook
  • Twitter

Wixprof web tasarım

 
bottom of page