top of page

Handan

  • Yazarın fotoğrafı: Oğuzhan Oğuzbey
    Oğuzhan Oğuzbey
  • 23 Haz
  • 9 dakikada okunur

Okuyucular: Büşra Çelik, Gökhan Yılmaz, Merve Çakır, Oğuzhan Oğuzbey

Handan Acar Yıldız


Merve Çakır: Bugün Handan Acar Yıldız’ın üçüncü kitabı İnatçı Leke’deki “—” hikâyesi üzerine konuşacağız. Başlamak isteyen var mı?

Gökhan Yılmaz: Ben başlayabilirim. Handan Acar Yıldız’ın böyle bir hikâyesi olduğunu bilmiyordum. Bize böyle bir hikâye verilse, yazarı son zamanlarda üç dört hikâye kitabı olanlardan kim olabilir diye sorulsa hatta şıklı sorulsa ve şıklara Handan Acar Yıldız da konsa, herhâlde onu seçmezdik. En azından ben seçmezdim. Çünkü kafamda bir Handan Acar Yıldız hikâyesi profili var. Mesela Açık Unutulmuş Mikrofon kitabını okumuş, hatta “Üç Nokta Atışı” bölümüne de almıştım kitabı biliyorsunuz. Çünkü orada iyi bir şey gördüm. Hemen hemen bütün hikâyelerinde çok iyi bir kurgu vardı. O yüzden böyle hikâyesiz bir metnin Handan Acar Yıldız’a ait olacağını hiç düşünmezdim. Hikâyelerinin çoğunu okumuş birisi olarak söylüyorum. Onun çizgisini yansıtmayan bir hikâye bu. Temiz, şiirsel bir dili var. Konuşma çizgileriyle anlatılmak istenen bir diyalog akıyor orada. Noktalama işaretlerinin parantez içerisinde verilmesi bir farklılık olarak göze çarpıyor ama nedir bu farklılık, işlevsel midir? Asıl üzerine konuşmamız gereken mesele o. Ne anlatıyor sizce bu hikâye?

MÇ: Bence hiçbir şey anlatmıyor, ortada bir hikâye yok. Konuşma çizgisi, nokta vb.nin yazılmasından dolayı hikâyeye odaklanamadım. Hatta birkaç kere okumayı denedim, olmadı. En son oturdum ve dedim ki tamam, okuyacağım bu kez. Neticede okudum ama hiçbir şey anlamadım. Metinde birtakım cümleler var. Evet, bu cümleler düzgün cümleler, tamam. Ama neden konuşma çizgisi koymak yerine konuşma çizgisi yazılmış? Ve bazı “konuşma çizgisi” yazısı italik, bazısı kalın. Neden üç nokta koymak yerine üç nokta yazılmış? Bunlar hikâyede neye hizmet ediyor? Bence kafa karıştırmaktan başka pek bir işe yaramıyor. Noktalama işaretleri yazıldığı zaman hikâye bölünüyor, insanın zihninde bir şeyler birleşmiyor. Üç nokta yazmak yerine üç nokta koysa, devamıyla cümleleri birleştirebileceğiz. Ama koymuyor, yazıyor ve bir şeyler kopuyor; sanki başka bir şeye atlıyormuşuz gibi oluyor.

Bir de aforizmalar arka arkaya dizilmiş gibi geldi bana. Başlığa konuşma çizgisi konulması ama metnin içinde yazılması da ilginç. Onun başlık olduğunu bile anlamamıştım. Büşra söylemese hayatta da anlamazdım. Bence bu da hikâyeye hizmet eden bir şey değil. Tamam, hikâyelerde biçimsel oyunlar yapılabilir zaman zaman. Ama bunlar fazla olduğunda hem okuru metinden uzaklaştırıyor hem de okur için bir anlam ifade etmiyor.

Oğuzhan Oğuzbey: Ben de Gökhan Hoca ile aynı fikirdeyim. Handan Acar Yıldız’ın kitaplarını okudum. Gökhan Hoca gibi ben de bu hikâyenin Handan Acar Yıldız hikâyesinin tersi bir profilde olduğunu düşünüyorum.

Bundan birkaç sayı evvel Orhan Duru hakkında bir değerlendirme yazısı yazmıştım. O yazıyı tekrar okuduğumda şöyle bir cümle gözüme çarptı: “Hikâyeler kurallardan azade olabilir mi?” Şimdi üzerinden biraz zaman geçince düşündüm de bu cümle biraz yanlış olabilir. Çünkü sanat metinleri önce yazılır, sonra kendi içinde oluşturdukları atmosfer bütünüyle birer kural oluşturur. Yani her metin kendi iç yapısıyla kurallar oluşturur bir bakıma. Dolayısıyla bence bir metni eleştireceksek bunu çıkış noktası olarak kabul etmeliyiz ve fikirlerimizi bu doğrultuda yürütmeliyiz.

Şimdi, dönelim Handan Acar Yıldız’ın bu hikâyesine ve onu anlamaya çalışalım ilk başta. Böyle bakınca iki yollu bir problem çıkıyor karşımıza. İlk yolumuz şu, noktalama işaretleri Handan Acar Yıldız’a başka anlamlar vermektedir. Sıra dışı olan anlamlar. İnsanların anladığının dışında başka başka anlamlar. Ve Handan Acar Yıldız bu duygusunu bizlere noktalama işaretlerini birer karaktere büründürerek hikâyeleştirmek, anlatmak istemiştir diyelim. 

Bunu şöyle daha açık bir hâle getirelim: Hose (Jose) Saramago’nun Ölümlü Nesneler adlı bir hikâye kitabı vardır. Bu kitaptaki bütün hikâyeler cansız nesneler arasında geçer. Saramago bu nesnelere can atar, onları bir kimliğe büründürür ve dipdiri bir karakter olarak bizlere sunar. İlk yolumuzda bunu düşündüm. Dedim ki evet, Handan Acar Yıldız noktalama işaretleriyle birer karakter sunmaya çalışıyor bize. Eğer böyleyse bu hikâyenin gerektirdikleri şunlar olacaktır: Hikâye eden, boşluk bırakmayan, iç içe geçen, anlamlı metinler. Evet, ilk yolumuzda hikâyenin kendi kurallarını bulduk. Peki, Handan Acar Yıldız bu konuda başarılı olmuş mu? Bence hayır.

İkinci okuma yolumuz da şu: Burada Handan Acar Yıldız konuşma çizgisini kalın ve italik yazarak iki insanı bize anlatmaya çalışmış. Belki de iki sevgiliyi. Birbirini anlamayan, birbirinde anlam bulamayan iki kişiyi. Ve bu yazılar, söylenceler ikisinin içten içe yaptığı konuşmalardır diyelim. O zaman da hikâye şunu gerektirecektir: Karakter, derinlik ve his.

GY: Burada bence iki kişi yok, iç ses var. Kendiyle konuşuyor.

OO: O da olabilir hocam. Üçüncü yol olarak. Ama burada daha çok iki kişi var gibi geldi bana.

GY: Şu yüzden iç ses diyorum buna: Konuşan başka biri daha olsa bir akış bekleriz, daha belirgin bir akış veya hikâye bekleriz, akıcı kurgu bekleriz. Onu da göremiyoruz metinde. Sanki kendisiyle, iç sesiyle şehir üzerine, dağılma üzerine, insan ilişkileri üzerine, insan ve şehir ilişkileri üzerine birtakım fikirlerin saçıldığı bir metin bu.

OO: Ama hocam, sanki karşısında biri varmış gibi sorular soruyordu. Tabii bu monologda da olabilir. Monologlar daha bir çatışma şeklinde olur. Bir kavga bekleriz. Böyle gelmedi bana.

GY: O da bir ihtimal, evet.

OO: Derinlemesine bir karakter yapımı yok. Bir şehir var, ne olduğunu bilmiyoruz. Bu şehir imge mi, düşman mı, sevilmeyen düşünceler mi var burada? Onu da bilmiyoruz.  

Ve bir de evet, bunlar yenilik olabilir. Diyelim ki bunlar hikâyede Handan Hanım tarafından oluşturulmak istenen yeni bir buluş veya hareket. Bu sefer de Handan Hanım’ı şu yönden eleştiririz: Yenilikleri hikâyeye yedirememiş. Yani bu hikâye bu yenilikleri kaldıramamış. Söz gelimi parantez içerisinde noktalama işaretlerini yazması neden? Hikâye kaldıramamış bunu. Başka bir hikâye kaldırabilir miydi? Kaldırabilirdi. Ve zayıf bir hikâye olduğunu düşünüyorum. Ortada bir hikâye varsa bile okuyucunun bunu kabul etmediğini düşünüyorum. Sanki bu Handan Hanım’ın kendisinin bildiği, kendisinin deşifre edebileceği, kendisinin hikâye ettiği şeyler. O kadar kapalı bir metin ki ben bir türlü giremedim içine. Zorlandım. Anlatırken şehre çatamadım. Şehre çatıyor oradaki karakter değil mi? Belirli duygularla hepimizde belki şehre çatma duygusu var ama ben ona bu hikâyede giremedim. Okuyucu gözünden baktığımda bunları söylemek isterim.

Büşra Çelik: İnatçı Leke kitabındaki birçok hikâye felsefi zeminde yazılmış aslında. Somutla soyutu bir arada vererek bir şey anlatmak istiyor yazar. Fakat bence bu, kitaptaki en hikâye olmayan metin. Buna hikâye diyemem, öykü de diyemem; hiçbir şey diyemem. Çünkü akışa okuru dâhil etmiyor yazar.

Aslında hikâyenin giriş kısmında etkilenmiştim. Dedim ki aaa farklı bir şey yapılmış. Üç nokta, nokta parantez içinde verilmiş, yazıyla yazılmış. Fakat sonrasında beni metinden uzaklaştırdı bu durum. Girişi etkileyiciydi. Şehirle ilgili bir mesele anlatılıyor, noktalama işaretleri farklı bir şekilde veriliyor ve bir şey söylemek isteniyor. Ama hikâye bittiğinde neden bunların böyle yapıldığına dair hiçbir anlam oluşmadı kafamda. Hikâyede böyle bir şey yapılıyorsa en azından bir anlamı olmalı.

GY: Büşra bölüyorum ama aslında son cümlede bunun sebebini söylüyor.

OO: Evet hocam son cümlede söylüyor ama bu okura geçmiyor.

BÇ: “Öyküdeki bütün noktalar o anda yazıya dönüştü.” diyor son cümlede.

GY: Yani demek istiyor ki ben oraya nokta işaretini koymadım. Nokta yerine nokta kelimesini yazdım, bütün noktalar yazıya dönüştü. Ama bunun anlamı ne? Buradan bir yere ilerleyemiyoruz.

BÇ: Evet, hiçbir şekilde anlam bulamıyoruz. Mesela “Kalın Konuşma Çizgisi” ve “İtalik Konuşma Çizgisi” var. O niye italik ya da diğeri niye kalın? Kendimce bir anlam oturtmaya çalışıyorum ama bir yere varmıyor. Kentle bağdaştırıyorum, belki dedim bir yerde bir anlama oturtabilirim. Ama olmadı.

Şu kum tanesi meselesi var. Kum tanesinin kollarındaki çatırdamalar meselesi. Güven ve güvensizliğe dair bir ilişki var orada aslında. Şehirle bir bağlantı da kurulmaya çalışılıyor olabilir. Çünkü bir kale figüründen bahsediliyor. Kale, en tepede olan yer. Şehirlerdeki kaleleri düşünüyorum bir yandan ama bunu bir sevgilinin konuşması olarak da bir iç konuşma olarak da adlandıramıyorum. Tamamen bir boşlukta süzülüyorum ve aslında hikâye olarak hiç istemediğimiz, en azından kendi adıma hiç tasvip etmediğim bir yola giriyor metin. Kitapla alakalı bir söyleşi var mı diye baktığımda şunu gördüm, yazara öykü türüne en yakın tür sorulduğunda “Öykü ille de bir şeye yaklaşacaksa keşke şiire yaklaşsa…” diyor. Fakat bu da aslında hikâyenin şiirleşme tehlikesine karşın önceki sayıda da konuştuğumuz bir meseleye bağlanıyor.

MÇ: Şimdi şöyle bakınca bir şey fark ettim. Tek konuşma çizgisini, gerçek konuşma çizgisini başlığa koyuyor ya, Gökhan Hocam siz de bu bir monolog dediniz. Girişteki gerçek konuşma çizgisi monoloğun başlangıcı. Metnin içinde yazdığı kalın konuşma çizgisi ve italik konuşma çizgisi kendisinin sorup kendisinin cevap vermesi için olabilir. İnsan kendisiyle konuşurken her zaman sıralı cümleler kurmaz, mantıklı şeyler söylemez. Belki bunu burada göstermek istedi yazar ve o yüzden bu şekilde bir metin ortaya çıktı. Ama yine de bir okuma zevki sunmuyor okura bence.

BÇ: Çok kapalı. Yazarın kendi nezdinde bir anlamı olabilir bunların ama okur olarak bizim bunu keşfedebilmemiz çok mümkün görünmüyor.

MÇ: Evet yazarın zihnine nasıl girelim o bize açmadıkça?

BÇ: Mesela hikâyenin son sayfasında şöyle bir şey vardı: Zaman kaybetmek ve zamanı kaybetmek. İkisi arasındaki farkı vurguluyordu. Bu kadar felsefi bir metin ortaya konulunca bence hikâye daha çok boğuluyor. Akan bir kurgu olursa bu kelime oyunlarını, bu şiirselliği (zaman kaybetmek, zamanı kaybetmek) seviyorum ama metin bu kadar boğukken ve net karakterler yokken böyle bir şey yapılınca geri çekiliyorum.

MÇ: Seninle aynı fikirdeyim. Bak aslında çok güzel bir nokta: zamanı kaybetmek ve zaman kaybetmek. Sırf bunun üzerinden bir hikâye kurulsa ama gerçekten bir hikâye olsa ortada, keyifle okunabilecek bir metin olabilirmiş aslında.

BÇ: Acaba zamanın boşluğunu ya da çağın boşluğunu mu anlatmak istiyor yazar? Ya da bir boşluğu neyle doldurabileceğimiz mi? Ortaya anlam çıkarmak istersem çok fazla anlam çıkarabilirim ama hikâye böyle bir şey mi olmalı kısmında bende soru işareti var.

MÇ: Evet, okur metne dâhil olamadıktan sonra altı istediği kadar dolu olsun. 

GY: Ben yazarın bu hikâyeyi birkaç temel şey üzerinden kurduğunu düşünüyorum. Birincisi şehir, ikincisi insan, üçüncüsü yazmak. Sanki Handan Acar Yıldız bu üç tane şeyle ilgili bir meseleye odaklanmış ve üçünün de birbirine bağlı olduğunu düşünmüş. Çünkü kendisi de şehirde yaşayan birisi. Şehirde yaşamanın finalde burada bağlandığı gibi bir yazar olmak, bir metin üretmek noktasında ne ifade ettiğiyle ilgili bir şey anlatmaya çalışmış. Ama dediğiniz gibi biz burada şu, şu demek, bu bu demek dersek çok zorlamış oluruz. Belki yazarın bile kafası bu konuda çok net değil. Bir şeyler anlatmış, bir şeyler dökmüş, kendince bir meramı da var belki kendi zihninde bir yere de bağlanıyor ama biz böyle bir metin karşısında ne dersek zorlama olacak. O yüzden ezcümle ben bunun hikâyesiz, çok soyut, çok kapalı, okura alan bırakmayan, dili dışında okuru sarsmayan bir metin olduğunu söyleyebilirim. Metinde imgeler, cümleler havada uçuşuyor ama ne anlattı? Sormak çok anlamsızdır ya bu soruyu, burada da böyle bir durum var. Yazar bunu böyle anlatmış; okurun da zannediyorum böyle kabul etmesini bekliyor. Ben şuna bakıyorum: Okuyup bitirdiğim zaman bu dört sayfalık metnin altına birkaç cümle de olsa ne yazabilirim? Hep beraber bunu düşünelim. Altına ne yazardık, kenarına ne iliştirirdik? Ben “Şık cümlelere rastladığımız, hikâyesiz, soyut, kapalı bir metin.” derim. Hikâye diyemem yani.

OO: Ben direkt “Anlamsız.” yazardım. İmgeler anlaşılmıyor hikâye olmayınca.

MÇ: Ben sadece “Eee, ne oldu şimdi?” yazardım.

BÇ: Ben zaten sonuna “Çok kapalı.”, başına da “Ne anladık şimdi?” yazmışım. Şu an konuştuklarımızdan sonra da farklı bir şey yazmazdım.

OO: Hocam ben bir soru sorayım, yazar neden böyle bir metin ortaya koyar, bu kadar kapalı, erişilmesi zor bir şeye girişir?

GY: Samimi cevabımı soruyorsan, birinci ve ikinci kitabımda ben de kısmen aynı civarlarda dolaşan metinler yazmış biri olarak söyleyeyim sana. Ne yazacağını, nasıl yazacağını tam olarak bilmediği için böyle yapar.

OO: Peki, bizim edebiyatta anlamsızlık hiçbir zaman pat diye söylenmez. Sen okudun ama onu anlamamışsın derler. Böyle bir şeye mi girişiyor yazar acaba burada? Hani ne derler, perdelenmiş yücelik mi yaratmaya çalışıyor acaba kendine?

GY: Burada yazarın niyetini bilemeyiz, eldeki malzemeye bakabiliriz. Eldeki malzeme bana diyor ki yazarın şehir üzerine, insan üzerine, yazmak üzerine birtakım eleştirileri, söylenceleri, söylenmeleri, iç dökmeleri varmış. Onları da farklı bir formatta anlatmak istemiş. Neticesinde de ortaya böyle bir metin çıkmış. Yazara da sorsan bu benim çok iyi bir metnim demeyecektir bence. Bir şey denediğim metinlerimden bir tanesidir diyecektir. Zaten büyük hikâye de böyle olmaz, yarına bu kalmaz.

Örneğin Bilge Karasu’nun buradaki kapalılığa benzeyen “Doğum” diye bir hikâyesi var. Benzer cümleler görürsünüz buradakiyle. Ama Bilge Karasu demek “Doğum” hikâyesi demek değildir. Bilge Karasu demek “Usta Beni Öldürsen E” demektir. O akılda kalır, hiçbir zaman bitmez. Bir okurun zihninden hiçbir zaman gitmez. Ama “Doğum” çok az hatırlanır ve Bilge Karasu da beni bununla hatırlayın demez. Bilge Karasu’yu Bilge Karasu yapan şey “Usta Beni Öldürsen E” hikâyesidir tek bir metin seçecek olsak. Bu da Handan Acar Yıldız’ın kendisini ortaya çıkaran metinlerden bir tanesi değildir. Diğerlerinin yanında bir şey denenmiş bir metindir.

         Şimdi ben bu metni zorlasam, biraz çalışsam üzerine, bir şeyler çıkarırım. Okuyan da vay be der. Hepimiz bunu yapabiliriz. Ama kendim buna ikna olmam.

BÇ: Her şeyi söyletebiliriz bu metne. Kent meselesi diyoruz ama ondan bile emin değilim. O bile bence muğlak.

GY: Belki de.

OO: Bence bu metin, yazarın sadece kendi içinde anlamlı olan, belki de hayatından parçalar taşıyan, aşırı derecede içsel bir metin.

GY: Evet, haklısınız. Kent meselesi sonlara doğru kayboluyor. Belki yazmaktan kenti kastediyor. Yazının kendisinin bir mekân olmasından bahsediyor. Baştaki gecekondu girişi belki de kafasındaki darmadağınık fikirler. Yani ne desek olur; ne desek olmaz.

BÇ: Şu olabilir mi acaba: Konuşma çizgisi var ya başında, yazar burada kendi konuşma hakkını kullanmış olabilir mi?

GY: Öyle zaten.

OO: Bence anlam zorlaması olur böyle bir şey.

GY: Bir yerde böyle bir şey ama bu. Zorlasak da böyle bir şey. Yazar konuşuyor burada. Hani daha önce de demiştim ya, biz bir hikâye kitabı satın aldığımızda aslında yazarın dil işçiliğinin, zihin yormalarının, okuduğu kitapların, fikir dünyasının ötesinde hikâyeye para veririz. Bu paranın karşılığında şöyle şöyle olmuş, böyle böyle olmuş, aaa sonunda böyle olmuş deriz ve bunu satın alırız. Evet, bunun yanında bir dil işçiliği vardır, imgeler dünyası vardır, yazarın okudukları vardır, reddettikleri vardır, felsefi birikimi vardır, hepsi vardır. Ama temelde bir hikâye kitabı alıyorsak biz, deriz ki kardeşim al şu parayı bana hikâye ver. Bu metin hikâyesiz işte. Burada hikâye yok. Burada arada bir ışıldayan cümleler var, imgeler var, bir kargaşa, bir söylence, bir iç dökme var ama hikâye yok.

BÇ: Ve aslında bence aralarda çok klişe cümleler var.

MÇ: Mesela?

BÇ: “Gözbebeğim arasında oluşan üçgende iç acılarımın toplamını bulamıyorum.” Bu cümle bana çok garip geldi, hiç beklemiyordum. Diğer hikâyelerinde de benzer şeyleri gördüm. Ben Handan Acar Yıldız’ı ilk kez bu kitapta okudum ve uzun bir süre ara verir sonra başka kitaplarını okurum diye düşündüm.

GY: Bir Handan Acar Yıldız hikâyesi karakteristiği elde etmek istiyorsan Açık Unutulmuş Mikrofon oku derim.

MÇ: Söyleyeceğiniz başka bir şey yoksa toparlayıp klasik sorumuzu soralım: Bu hikâye dergimize başka bir isimle gelseydi yayımlar mıydık?

GY: Aşağı yukarı kanaatimiz belli değil mi? Zaten Handan Acar Yıldız gönderse bu hikâyesini göndermezdi dergiye.


Son Yazılar

Hepsini Gör
Kızkuşu

Okuyucular: Büşra Çelik, Keziban Soylu, Merve Çakır, Oğuzhan Oğuzbey, Sebahat Meraki, Yunus Emre Özsaray _ Gökhan Yılmaz Merve Çakır: Bugün Gökhan Yılmaz’ın Biraz Kuşlar, Azıcık Allah kitabındaki “Kız

 
 
 
GÖZDEN GEÇİR

Okuyucular: Gökhan Yılmaz, Merve Çakır, Oğuzhan Oğuzbey, Ömer Yiğit Demir, Sebahat Meraki Leyla Erbil Öyküsüz Merve Çakır: Bugün Leyla Erbil’in Hallaç kitabındaki “Öyküsüz” hikâyesi üzerine konuş

 
 
 

Yorumlar


Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun

© 2026 Nev Hikaye, Tüm Haklar Sakldır

  • Instagram
  • X

Wixprof web tasarım

bottom of page