top of page

Hikâye ile Aşkımız Eski Bir Roman | Oğuzhan Oğuzbey

Yazarın fotoğrafı: Nev Hikâye
Nev Hikâye
7 gün önce
3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 6 gün önce

I

Türlerin kendi arasındaki alışverişi engellenebilecek bir durum değildir. Sanatçılar, ortaya koyduğu üründe diğer sanat dallarından etkilenebilir, onların kendine has özelliklerini de eserlerinde uygulayabilirler. Ama nasıl? Kendi eserinin oluşumunu bozmadan bir nevi uyarlayarak. Örneğin bir hikâyeyi okuduğumuzda, “Bu bir şiir miydi?” karışıklığına girmemeli kafamız. Çünkü hikâyenin de şiirin de kafa karışıklığına yer vermeyecek ölçüde kendine has özellikleri mevcuttur. Nettir. Dolayısıyla burada bir ayrımı ortaya koymamız gerekiyor. Bu ayrım, türlerin kendi içindeki başat unsurları ile yapılmalıdır. Hikâyenin kendisiyle getirdiği form, bu başat özelliği karşılar. Bu özellik, anlatılan ve söylenen olmaktır. Bu durumda söyleyişler değişebilir ancak form bozulmamalı. Çünkü anlatılan bir şey olmadığı vakit hikâye de bundan zarar görür ve yolunu bulamaz. 

Söylenen ve anlatılan, yani akan bir nehir gibi. Buradan anlayacağımız üzere hikâyenin anlatılabilen bir ürün olması onun geçmişine de ışık tutmaktadır. Meddahlar bunun en güzel örneği olarak karşımıza çıkar. Meddah, “hikâye ederek” bizlere bir şeyler anlatır. “Anlatılanın” hikâye olduğunu biliriz. Tabii meddahın “hikâye etmek”teki imkânlarıyla günümüzün anlatma imkânları farklılık göstermektedir ancak hikâye yine de “anlatılan” özelliğini yitirmemelidir. 

Günümüze gelindiğinde şiir ile hikâye yakınlaşması dikkat çeker bir boyuta ulaşmaktadır. Özellikle şairlerimizin hikâye anlatır gibi şiir yazmaları, hikâyecilerimizin ise şiir yazarmışçasına hikâye etmeye çalışmaları göze çarpar. Dolayısıyla türler kendi özelliklerini kaybederek iç içe geçmiştir. Bu durum, artık türler arası alışverişi geçmiştir. Burada önemli olan etkilenmenin veya alışverişin hangi oranda olduğudur. Şiirin getirdiği yeni söyleyişleri hikâyede kullanmak oldukça iyi bir etki yaratabilir ancak hikâyeyi şiir formu üzerine kurmak tam olarak “tehlikeli alakalar”dır. 

II

Dünya edebiyatında, klasik eserler kendi milletini iyi anlamış özümsemiş yazarlar arasından çıkmıştır. Balzak (Balzac), Dostoyevski, Tolstoy, Sitendal (Stendhal), Fante, Albert Kamu (Albert Camus) gibi isimler kendi milletlerinin yazarı oldukları için uluslararası bir boyuta ulaşmışlardır. Uluslararası bir edebiyata sahip olmak başka milletlerin derdini anlatmak, onların isimlerini yapıtlarında kullanmak demek değildir. Düşünce, fikir, isim gibi birçok unsurda kendi toplumunun aksiyonuna göre hareket etmek demektir. Örneğin, Türk edebiyatında Fante gibi bir bunalım hikâyesi yazmaya kalkışmanız eserinizi bir kopya olmaktan ileriye götüremeyecektir çünkü Fante, tam anlamıyla Amerikan toplumunun düşünce ve hayat tarzını eserlerine yansıtmıştır. Onun kullandığı dili kullanabilirsiniz ancak eserlerindeki bunalım şeklini kullanamazsınız. Çünkü Türk milleti öyle “bunalmaz”. Buradan yola çıkarak anlayacağımız, klasik yapıtların kendi özünde milletine has bir dünya görüşünü (kültür, dil, din, ırk) yansıttığını anlamaktır.  Özetle, yerli olmayan metinlerin kendi toplumunda özümsenmeyeceği gibi diğer milletler tarafından da kâle alınmayacağı bilinmelidir. Bugün Suç ve Ceza, dünyanın her tarafında okunuyorsa bunun sebebi, Dostoyevski’nin Rus insanının gözünden dünyaya bakıp ondan bir evrensellik çıkarmasıdır. Raskolnikov yalnızca Raskolnikov olabildiği için evrenselleşmiştir. Yani Raskolnikov’dan bir Ahmet, Mehmet vs. çıktığı için değil.

III

Hikâyemizin kırılma yıllarından biri de 1950 Kuşağı’nın yaptığı atılımlar olarak karşımıza çıkar. Hikâyecilerimiz bu dönemde kendilerini ispatlamaya çalışmış yeniliklere kapı aralamayı istemişlerdir. Her yeni ilk girişiminde eskiyi yıkmaya soyutlanır ki Adnan Özyalçıner’in ifadelerinden (“Bugünkü hikayeci, klasik ölçülerin dışında bir hikâye yazıyor. Olayı yadsıyor, kişiyi yadsıyor... Bugünkü hikayeci bir anlatıcı değil organizma ortaya koymak istiyor.”) bu durumu anlıyoruz. Demir Özlü’nün kendisine “hikâyeci” dememesi bu yenilikçi (?) hareketin yazarlarımızın zihnine ne oranda nüfuz ettiğini göstermektedir. Her yeni girişim, “yeni” olması sebebiyle kıymetlidir. Ancak bir metot üzerinde eleştiriye tâbi tutulmadığı vakit “yeni” olanın da bir anlam ifade etmediğini belirtmekte fayda var. Söz gelimi kuşağın yazarlarından Sevim Burak, kendi yazdığı eserin “hikâye” değil “metin” olduğunu söylemektedir. Hakikaten de metinlerindeki deneysel durumlar o kadar fazla ki ürününün hangi türe gireceği kafa karıştırır. Bu kafa karışıklığına hiç gerek kalmadan bizim büyük (?) eleştirmenlerimiz, Sevim Burak’ın eserlerine “avangart” ve “deneysel” kategorisine koymuşlardır. Bu aslında bir görmezden gelme durumudur. Çünkü Sevim Burak’ın metinlerine bir cevap aramak onlar için yorucu olacaktır (!) Bu konuda A. Rob Grile (Robbe Grillet), Yeni Roman adlı yapıtında şöyle der: “Üzerinde anlaştığımız kuralları aşan kitapların nitelendirmek amacıyla kullanılan ortak terimler belki de bundan daha tehlikelidir. Örneğin, avangart sözcüğü böyle bir terimdir. Bir yazar kendi yazışını kurmak isteği ile yıpranmış formülleri bırakmaya yeltenir yeltenmez damgayı yer ‘avangart’. Bu demektir ki sözü geçen yazar çağından biraz ileridedir ve onun yazış biçimi, yarın birçoklarınca uygulanacaktır. Bizim eleştirmenlerimiz onları görmemek için her seferinde büyülü sözcüklerinden birkaçının yuvarlıyorlar ‘Öncü laboratuvar’ ‘Roman dışı’ ‘Karşı Roman’... bu sözcükler şu anlama geliyor gözlerimizi yumalım ve Fransız geleneğinin sağlam değerlerine dönelim.” Dolayısıyla bu dönem her anlamda bir kafa karışıklığını içinde barındırmaktadır. Öyle ki yazılanlara hikâyeden başka isim bile aramaktadır yazarlarımız. Bu metinlerde; bohem durumlar, umutsuzluk, mutsuzluk bir modadır. Yazılanlar tıpkı bir sigara dumanını anımsatır. Böylelikle hikâye yazarları hikâyeyi zorlaştırdıkça okuyucu da hikâyeden kaçar. Bunlar bugün de söz konusu olan hususlardır. Bu yüzden, genellikle edebiyatımızda hikâye türü daima ikinci sınıf tür muamelesi görür (Turgut Uyar’ın Demir Özlü’ye yönelttiği soru bunun bir göstergesidir: “Hikaye artık olmalı mıdır, olmamalı mıdır?”). Aynı zamanda hikâye yazarı da ikinci sınıf bir muameleye maruz kalır.  

Bütün bunların ötesinde o gün olduğu gibi bugün de sormaya çalışalım: “Edebiyatımızda bir kriz var mıdır?” 

  • Vardır da konuşanlar bir masada toplanacaklar mıdır?

Yorumlar


Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun

bottom of page