Göbek Bağımı Gömmeseydin | Afide Nur Tonğa
Basri’nin yeleğinin iliği olsaydım böyle olmazdı. Üstünden çıkarmadığı yeleğinin iliği. Annem göbek bağımı kestirdiğinden beri bir yere tutunamadım. Göbek bağım kuruyup düşünce onu alıp bir devlet kurumunun önüne gömmüşler. Güya büyüyünce büyük adam olacakmışım. Zamanında inanmamıştım ama olmuştu işte. Büyük adam olmuştum. Her yıl orada burada başka bir yerde mesleğim gereği gezip dururdum. En çok durduğum yer ise bu kasaba olmuştu. Geldiğim tarih belliydi de gidişim kim bilir ne zamandı.
Basri’nin ilikleri eskimezdi. Zaten düğmelerini de pek iliklemezdi. Benimkilerse tak çıkar, tak çıkar gevşemişti. Yaşım başımdan büyüktü. Herkesin önünde düğme iliklemekten usanmıştım. Basri, bizim emektar çaycıydı. Bazen çaycı olsaydım daha iyi olurdu diye düşünürdüm. Çayı demlersin, dağıtırsın, biter. Evrak gibi çoğalmaz çay. İmza beklemez. Akşam olunca demi döker, eve gidersin. Dosyalar demlenmeyi beklemezdi. Bakmak, okumak ve anlamak gerekirdi. Ben ise anladıklarımı unutmak istiyordum.
Basri söylediklerimi anlamıyordu. Kasabada bazen dutluğun önüne sandalye atıp boş boş oturduğunu görürdüm. Arada şapkasını çıkarır, kelleşmiş kafasını kaşırdı. Ayağından terliklerini düşürmüş, ayaklarını birbirine sürterdi. Ben de hafta sonları bile kuruma çalışmaya gidiyordum. Annem göbek bağımı kurumun önüne gömmemiş, kazıkla çakmış olacaktı ki işten ayrılamıyordum.
Bir ara izne gittiğimde annem, “Çok çalışıyorsun,” demişti.
“Göbek bağımı gömmeseydin bu kadar çok çalışmazdım,” demiştim.
Basri kısa boylu, sakalsız bir adamdı. Fındık ve ıhlamurları hep ondan alırdım. Dışarıda içtiğimiz ıhlamurlara benzemezdi buradakiler. Son zamanlarda içime, sanki buradan hiç gidemeyecekmişim gibi bir his çökmüştü. İnsan kendi yüreğindekilere hapsolunca kaçamıyordu. Ama ben bu şehirden de dosyalardan da kaçmak istiyordum. Çaycı olabilirdim, çoban olabilirdim. Dağlarda sürü otlarken başıboş gezebilirdim. Hasan Dağı’nın etrafında dolanıp duran Hüsnü Çoban gibi. Aman işte, her neyse. Önümde çok önemli bir dosya varken neler düşünüyordum.
Arka pencereme baktım, ahmakıslatan başlamıştı. Taze ıhlamur yaprakları ıslanıyordu. Yağmur damlaları pervaza pıt pıt vuruyordu. Pencereyi hafif araladım. Elime kalemi tam yeni almıştım ki kapı tık tıkladı. Önce dazlak kafası göründü. Sonra küçük vücudu. Sonra birbirine hiç kavuşmayan yeleğinin ilikleri. Basri’ydi.
“Efendim kahveniz.”
“Ooo, bol köpüklü eline sağlık Basri. Gel otur iki çift laf edelim.”
Basri ellerini birleştirip önümde oturdu. Tepsi hâlâ elindeydi.
“İşler nasıl Basri?”
“İyi Başkanım, sağ olun. Siz nasılsınız?”
“Görüyorsun Basri, bizim işler hiç bitmiyor. Keşke ben de senin gibi çaycı olsaydım.”
“Nasıl başkanım?”
Aman, ben onu sesli mi söylemiştim? İç sesim dışarıya vurmuştu. Koskoca başkan, “Keşke çaycı olsaydım,” diye dolaşsa dillere düşerdim. Gözlerini kocaman açmış bana bakıyordu. Toparlanıp, “Şey yani, daha az yorulacağım bir işte çalışsaydım iyi olurdu Basri,” dedim.
“Haa, anladım efendim. Haklısınız, işiniz çok zor.”
Basri elindeki tepsiyi önündeki sehpaya bıraktı. Elleri iki de bir yeleğinin iliklerine gidiyordu. Yeleği kahverengi kaşe kumaştandı. Basri’nin yeleğini giymek geçti içimden. Saçmalıyordum. Bu sıradan, mazbut adamın yeleğini giyince ne geçecekti elime ki? Basri’nin yeleğinin iliklerine takıldı gözüm. Boğazımdaki kravat sanki sahibimin ipiydi. Gittikçe sıkıyordu.
“İyi misiniz Başkanım?”
Basri’nin odada olduğunu unutmuştum. Kendime geldiğim sırada kravatımı gevşettim. Köpüklü kahvemden bir yudum aldım. Dosyalara dalınca kahveyi de soğuk içmeye alışmıştım. Ama bu sefer sıcaktı. Boğazımı yakarak mideme indi.
“İyiyim Basri. Sen çıkabilirsin.”
Tepsiyi alıp kapıya yönelince arkasından baktım. Kapıyı kapatırken,
“İyi çalışmalar başkanım,” dedi.
“Sağ ol Basri.”
Basri’nin ilikleri tutmuyordu. Hiç iliklediğini görmemiştim. Benim aklım hâlâ yeleğindeydi. Dosyaya odaklanamıyordum. Haftaya duruşması vardı. Ne karar vereceğimi bilmiyordum.
Kendi hayatımla ilgili de hiç karar verme hakkına sahip olmamıştım. Annem herkese, “Benim oğlum büyük adam olacak. Okuyacak, büyük adam olacak,” diye anlatırken nasıl karar verebilirdim ki? Gereği neyse onu yapmıştım. Şimdi büyük adam olmanın ağırlığı altında, dibeğin dibinde ezilen sarımsak gibiydim. Elimdeki kalemi çevirip duruyordum. Bir sağdan, bir soldan. Basri gibi fazla bir şey anlamasam hayat belki gözüme daha güzel görünürdü. Ama çok şey anlıyordum ve hiç güzel değildi. Eskiden, yani mesleğe başlamadan önce, odamda kitaplarımla mutluydum. O zamanlar hayatın bu kadar kötü olduğunu düşünmezdim. Bu kadar kötülüğün arasında artık elim kitaplara gitmiyordu. Oysa kitapların kötülüğü bile kâğıt üzerindeydi. Gerçek olanı ise insanın içine işliyordu.
Bir şeyleri düşünmekten vazgeçip ayağa kalktım. Dosya masamda açık kaldı. Koridorda kimse görünmüyordu. Herkes odasında çalışıyordu. Ceketimi bile almadım. Yakındaki orman parkına gittim. Çiseleyip ıslatan yağmura aldırmadım.
Dışarı çıktığımda serinlik sırtımı sıvazladı. Şemsiyenin altında yağmurun pıtır pıtır inişini dinledim. Boyumu aşan yıllanmış ağaçları izledim. İleride derenin çağıldayışı duyuluyordu. Boş kamelyalardan birine oturdum. Basri’nin dutluktaki oturuşu gibi ayakkabılarımı çıkardım, çoraplı ayaklarımı birbirine sürttüm. Bir anlığına gözlerimi kapattım. Memleketteki dedemin dut ağacında daldan dala atladığım günler aklıma geldi. Şıralı dutları çırparken nasıl da heyecanlanırdım. Hafiften mora çalan dutlar… Üzerimdeki tişörtte pembe lekeler, ellerim yapış yapış, dudaklarımın kenarında şıra.
Çıtırtıyı duyunca gözlerimi açtım. Dalların arasında bir sincap gördüm. Çocukluğum çok uzaktaydı. Elimi uzatsam uzanamazdım.
Mesai saatinin bittiğini fark ettim. Yağmur dinmişti. Nemli toprağın kokusu ciğerimi açmıştı. Adliyeye döndüm. Kimse yoktu. Işıkları kapalı koridor soğuktu. Gözüm çay ocağına kaydı. Basri de çıkmıştı. Bak, bu kadar basitti. Çaycı olsaydım şimdiye işim bitmiş olurdu. Ama masamda beni bekleyen bir sürü dosya vardı. Basri olmadığına göre kendime rahatça kahve yapabilirdim. Çay ocağına girdim. Kahveyi cezveye koyup fincandan bir ölçek su ekledim. Karıştırıp ocağa bıraktım. Basri’nin yeleğine gözüm ilişti. Askıya asıp gitmişti. Askıda öylece duruyordu. İlikleri yine birbirine kavuşmamıştı.
Ocaktaki kahveyi de göz ucuyla takip ediyordum. Bol köpüklü olsun diye hiç karıştırmadım. Bu sırrı Basri vermişti.
“Başkanım, kahveyi ocağa koyduktan sonra karıştırmazsanız bol köpüklü olur.” demişti.
Basri’yi dinleyip karıştırmadım.
Basri’nin yeleğinin ilikleriyle bakıştım. Hiç eskimemişti. Gözü gibi bakıyordu. Bugün unutmuştu demek ki. Askıdaki yeleğe bir adım yaklaştım. Basri’nin kavruk çay kokusu burnuma çarptı. Elimi yeleğin omzuna koydum. Kaşe kumaşın sertliği avucuma değdi. Bir insanın kokusuna bu kadar alışılır mıydı? Elimi pütürlü kumaşın üzerinde gezdirdim. Elim iliklerine takıldı. Hepsi aynı hizada değildi. Kimi genişti, kimi küçüktü. Bazı iliklerindeki ipler sökülmüştü. Benimkilerse pek nizamiydi.
Ellerim kıpırdadı. Sanki benden habersiz uzanıp yeleği aldılar. Ayaklarıma can suyu gelmişti. Kravatımı gevşettim. Sonra çıkarıp ocaktaki sandalyeye bıraktım. Kollarımı geçirdim. Bacaklarım titriyordu.
“Biri görse ne derdi?”
Yeleğin içine girdiğimde Basri gibi dolduramadım. Dolmuyordu. Yelek kısa gelmişti. Ellerimi cebine soktum. Cebinde bir iki fındıkla kuru üzüm vardı. Olduğu yerde bıraktım. Ama fındıkları aldım. İki elimle kırdım. Bir tanesini ağzıma attım. Koridorda fındık kabuğunun çıtırtısı yankılandı.
Yelekle koridora çıktım.
“Çay isteyen var mı?” diye bağırdım.
Kimse yoktu. Ses çıkmadı.
Ocaktaki kahve köpürüp yükseldi. Tam ocağı kapatacaktım ki kapının kapandığını duydum.
Döndüm. Basri kapının aralığında duruyordu.
Bir şey demedi. Gözleri yeleğe takıldı. Benimse elim hâlâ cebindeki fındıklardaydı.
Yüzüme baktı. Sonra gülümsedi.
“Yakışmış başkanım,” dedi.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Yeleği çıkarmaya davrandım.
“Kalsın,” dedi. “Üşütür bu akşam.”
Başımı eğdim.
Ocaktaki kahve taşmıştı.
Yorumlar