top of page

Dua Şuurunda Bir Yazı Hayatı | Rabia Altuntaş

Yazarın fotoğrafı: Nev Hikâye
Nev Hikâye
19 saat önce
5 dakikada okunur

Duruş anına dua, geliş anına dua, var olma anına

dua, gidiş anına dua, öteler ötesine dua. 

(A. H. Haksal/Edebiyat Duadır)


“Öykü ya da yazı, benim için duadır.” diyor Ali Haydar Haksal bir röportajında. Akabinde Müslüman olarak yaşama hassasiyetini, aynıyla yazı dünyasına taşıdığını ifade ediyor. Bu yaklaşım esasında manadan, esas gayeden koparılan insanın, varoluş amacını ortaya koyar mahiyette. Hayatına baktığımız vakit bu duruş, hassasiyet özünü, mayasını çocukluğundan alır. Kendisi, yörenin (Bingöl-Hasköy) bilinen âlim şahsiyetlerinden İsmail Hakkı Efendi’nin torunudur yani medrese birikimi olan bir ocaktan gelmektedir. Babası da eğitmendir. O vakitler köylerinde okul olmadığı için evlerinin bir odasını okul olarak kullanır. Bin cilt kadar Arapça, Farsça, Osmanlıca kitapların olduğu bir ortamda, zengin bir kültürün içinde büyür, yeşerir.  

        

Bu zenginliğin içinde, beni en çok etkileyen, Hüzün kitabında detaylıca konu edindiği dedesinden babasına, babasından da kendisine kalan cönktür. İlk bakışta matbu izlenimi verecek kadar tertipli yazılmış bu cönk, Yunus’tan, Âşık Ömer’den, Baki’den, Fuzuli’den, Kays’tan, Nesi’den, Vâni’den şiirler; Tayyarzade İbrahim Efendi’den Mevlid-i Şerif, Osmanlıca, Farsça, Arapça ve Kürtçe metinlerden oluşur. Haksal, cönkün ailesinin çağrışımlar dünyası olduğunu söyler. Onları birbirine bağlayan bu kuvvetli bağın, kendi hayatında da bir kader olduğunu ve bu emanetin sorumluluğunu yüklendiğini belirtir.

        

Belki de bu cönkün etkisiyle yazı hayatına şiirle başlar. Ancak yazdığı şiir ve öyküleri Mavera dergisine Cahit Zarifoğlu’na yollayıp sadece öyküleri yayımlayınca kendi ifadesiyle şiirini öyküsüne yedirir. Böylece şiirin lezzetiyle yoğrulmuş edebi zevki yüksek öyküler kaleme alır. Sürekli psikolojik gerilimi yüksek, ironik, şizofrenik öyküler yazması sebebiyle bir gün Zarifoğlu kendisine “Senin hasta tiplerinden bıktık, bize karakterli tipler oluştur.” der. Bu söz, yazarın hayatından yeni bir sürecin başlangıcı olur. Altı ay kalemi eline alamaz ancak daha sonra belli bir dönem bir tarz öykü yazar, ardından yeni konuları gündeme alır.

        

Farklı meselelere yöneldiği gibi yeni anlatım teknikleri de dener. Zira kendisi öykücünün yeni kuşağı, dili yakalama gayretinde, geçmişi bugünün insanına anlatma derdinde olması gerektiğine inanır. Bu düşüncelerin bir yansıması olarak dil ve içerik bakımından zengin eserler kaleme alır. 

***

        

1987 yılında yayımlanan “Yazarlar Birliği Hikâye” ödülünü alan Sesim Bana Yetmiyor kitabı, yazarın ilk eserlerindendir. Necip Tosun, 1980’lerde yaşanan büyük yıkım sebebiyle öykünün geçmişi, geride kalanları merkeze aldığını, bir hesaplaşma içine girdiğini; yazarların yabancısı oldukları hayatı temize çekme gayreti içinde olduğunu belirtir. Bu durum Haksal’ın bu dönem yazdığı öykülerinde de açıkça görülür. Köyden kente göçle yaşanan değişim, dönüşüm; tabiattan, özbenlikten, fıtrattan kopuş sebebiyle kendine, nesneye ve varlığa yabancılaşma, bireyselleşme, köksüzleşme, aile içi çatışmaları gibi birçok mesele öykülerinin temel meselesidir. Sesim Bana Yetmiyor eserinde de bütün bu değişimin kıskacındaki birey ıstırap çekmekte; kendi sesi dahi kendini tanımlamaya, anlatmaya kâfi gelememektedir.


Yedi öyküden oluşan kitabın, “Kuytu Gölgeler” öyküsü eserin derdini ortaya koyar mahiyettedir. Hikâyede iki katlı, çürümüş tahtalı, örümcek ağlarıyla örülü eski yapı geçmişi, geleneği, ananeyi, kadim değerleri temsil ederken; yapının yıkılıp apartman yapılmasına şiddetle karşı çıkan baba geleneğin koruyucusu konumundadır. Ev ile baba arasındaki bu ilişki öyküde, karakterin dilinden şu şekilde ifade edilir: “Bu ev babamla özdeş, bu ev babam sanki.”


Bu kadim evin bahçesinde ise herkesin bir ağacı vardır; ancak bu geleneği çocuklar bozar ve bahçeye ağaç dikmezler. Ağaç kökleriyle geçmişe sıkı sıkı bağlı olmayı ifade eder; bu sebepledir ki çocukların dikili bir ağacının olmaması onların geçmişten, özden kopuşuna, köksüzlüğüne işarettir. Bu kopuş, evin değişmeyen dış yapısına rağmen içerde de kendini gösterir. Ev koca yapıların, gökdelenlerin içinde yalnızlığa terk edildiği gibi annenin zorunlu ihtiyaç diye aldırdığı sandalye, koltuk, halı vs. ile içerde de hızlı bir dönüşüm yaşamaktadır. Babayla eşya arasındaki denge her geçen gün bozulmakta, baba evin yabancısı, sıkıntılı, kaygılı hâle gelmektedir. Bu durum esasında gelenek ve modernizm arasındaki gerginliği, çatışmayı ortaya koymaktadır. İlginçtir ki öyküde baba, hemen her gün elinde keseri, çekici bir yerleri onarıyor; bir şeylere karşı direniyordur. Modernizmin de her türlü dayatmasına rağmen gelenek toplumun bir kesimi tarafından belli ölçülerde korunup yaşatmaya çalışılmaktadır.

        

Ancak babanın zamanla mevcut rahatsızlığı ilerler nihayet bir gün tuvalette yığılıp kalır. Doktora götürürler ilgisiz davranır, durumun ciddiyetini anlamaz lakin baba kan kusunca kendisiyle ilgilenir. Yani gelenek modernizme kadar ne kadar direnç gösterse de bu hızlı değişim karşısında her geçen gün gücünü kaybeder, hastalanır; ne yazık ki belli konumdaki insanlar ilk başta durumun vahametini anlayıp önlem almazlar ve mesele çığırından çıkar.

        

Öykünün ikinci kısmı ise eve ara sıra uğrayan, yeni düzenin kıskacında ancak oraya da tam olarak uyumlanamayan çocuğun dünyasına ayna tutar. Karakter, ailede herkesin birbirine yabancı olduğunu onların da bütünüyle kendine yabancı olduğunu; nasıl onlarla bir arada olduğunu anlayamadığını ifade eder. Bu anlamda geçmişle tamamen bağını kopardığını oralara ait olmadığını düşünen genç; aslında işsiz, başıboş, avare, yorgun, paspal bir hâldedir. İster istemez kendi yetiştiği ortamla yeniyi kıyaslamaktadır. Kendi muhitinin az biraz Osmanlı kokusu taşıdığını, takıldığı modern yerlerin ise Osmanlı’dan kalma olmadığından bahseder. Kendisini ise yeni yerlere yakın hisseder; babasının sokaklarına gitse dahi orada kalmayacağını belirtir.

 

Ancak yeniye dair bir hayranlığı, koşulsuz kabulü de yoktur. Silva adında bir kadının evinde eşyanın ve kendisinin durumunu bu sözlerle ifade eder: “Buradaki bütün aksesuarlar geçici bir durum için konulmuş, şu vazo, şu yapma çiçekler, şu kül tablası, istekle konulmuş değil. Kül tablası izmaritlerle dolu, külleri yanlarına dökülmüş. Bunlar konulmaya zorunluymuş gibi duruyor ortada, ya da olması gerektiği için. Tıpkı benim burada oluşum gibi.” Yeni olanın bir ruhu yoktur ve kendisine yabancıdır hatta onun ifadesiyle günah yeridir. Bu noktada modernizm ile geçmişi temsil eden Müslüman dünya arasındaki ayrım da alenen ortaya koyulur.


Gencin bu vaziyeti, babanın asıl yıkım sebebidir. Hastalığı ilerledikçe her şey tamamen kontrolünden çıkmış; evin mayasını, havasını bozan bu durumun sebebini düşünür hâle gelmiştir. Bir gün sabah uyandığında uzun süredir görmediği oğluyla merdivende karşılaşır. Oğluna yaklaşıp içki kokusunu alınca dünya başına yıkılır; “evime kadar giren inanılması güç bir felaket. Umudum şimdi tükendi, şimdi bitti” sözleri ağzından dökülür. Bu hışımla oğluna tokat atmak isteyince oğlu hızlıca çekilir; kendisi de merdivenlerde düşüp vefat eder. Yazar böylece modernizmin sarıp sarmaladığı zaman karşısında nesilleri yitirdiğimiz vakit geleneği korumanın mümkün olmadığını ortaya koyar.

***

Yazarın Sesim Bana Yetmiyor kitabından tam 24 yıl sonra, 2011 yılında Rüya Rüya İçinde eseri ilk baskısını yapar. Bu kitabında da karakterlerde karamsarlık, hüzün, ruhi bunalım, yalnızlık hissi hâkimdir; modern hayatın kıskacındaki insan, hâlâ debelenmekte buhranlar yaşamaktadır. Ancak yazar eserinde bu meseleyi kitabın ana konusu yapmaz; bu sınırın dışına çıkarak modern hayatın henüz istila edemediği rüyayı merkeze alır. Zira “Uzun Yolculuk” öyküsünde “hele şükür ki henüz rüyanın içine girilemedi, sırları çözülemedi, onun yönü değiştirilemedi. Benliğim daha bir aydınlanıyor git gide.” ifadesiyle rüyanın dokunulamaz bir alan olduğuna ve kişiye rehberlik yapabileceğine dikkat çeker. Yazar âdeta modern hayatın dipsiz kuyusuna bir ip uzatır: Kirlenen dünyadan rüyanın saflığına sığın!


Modern hayatta maruz kalınan zihinsel kirliliğin, teknolojinin bilinçaltına etkisinin rüyalara tesiri düşünüldüğünde rüyaların ne kadar sahih, temiz, dokunulmaz olduğu da tartışılabilir. Ancak kitaptaki bütün öykülerde ashabın rüyalarına, Efendimiz’in bu rüyalara yorumuna yer verilerek; Yusuf kıssası, hadisler, hadis âlimleri, rüyaya dair inanç unsurları, tasavvufun rüyaya bakışı öykülere taşınarak âdeta henüz dokunulamayan, kirletilemeyen bu alana dair sahih bir bakış ortaya koymaya çalışır.


Kitaptaki öykülere baktığımız vakit ise rüya ile kurgunun gerçekliği birbirine geçer; nerede gerçeklik biter nerede rüya başlar tam olarak anlaşılmaz. Bu yönüyle okuru düşünmeye sevk eder: “Fizikötesi bir uzam” olan rüya âlemi mi yoksa yaşadığımız fiziki, somut dünya mı daha gerçek? Hikâyelerde ise rüyanın gerçekliğinin esas olduğuna dair düşünceler ön plana çıkar. “Hala Sultan”da “Rüyalarım benim gerçeğimdir. Fizik ile fizikötesi arasında gidip geliyorum.” sözleriyle insanın esasın maddi ve manevi âlem arasında bir yolculukta olduğuna işaret eder. “Yaralı Ben”de de yaşanan olayları anlatırken düş ile gerçeğin birbirine karıştığını belirtir ve şu sözlerle rüyanın gerçekliğine vurgu yapar:  “rüya ile gerçeğimiz çok farklıdır. orada gerçekten daha gerçek olan bir gerçek vardır. geçmişten geleceğe uzanan bir yol, uyarılar, sevgiler. her şey orada daha soğukkanlıdır, daha rahattır ve yoruma açıktır.”

        

Yazarın rüyanın hakikate daha yakın olduğuna dair düşünceleri onun dokunulamaz, kirletilemez bir alan olarak varlık göstermesinin yanı sıra kişinin rüyada tam bir teslimiyetle Rabbe kendini bırakmasıyla da alakalıdır. Zira “Uzun Yolculuk”ta “rüyalarda olanlara uyulur kendiliğinden. irade orada söz sahibi değildir. iradenin üzerindeki iradeye teslim olunur.” sözleriyle bu noktaya temas eder.

Ezcümle yazar, modern dünyanın içinde debelenen insana rüya ve Asr-ı Saadet üzerinden farklı bir pencere açarak hakikat ve gerçeklik üzerine bir sorgulamanın kapısını aralar.

***

        

Zengin bir birikime, geniş bir külliyata sahip Ali Haydar Haksal’ı bir iki kitabıyla, birkaç satırla anlatmak elbette ki mümkün değildir. Ancak hayatı ve eserlerine baktığımız vakit kendisi duruşu, edebi anlayışı ile Mavera ruhunu günümüze taşıyan, İslami edebiyat çizgisini her daim koruyan, Yedi İklim dergisiyle zamanın nabzını tutan, “Edebiyatı duadır.” şuurunu öyküsüne satır satır işleyen müstesna isimlerdendir. 

 


Yorumlar


Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olun

bottom of page